San Marino deyince aklımıza küçük esnaftan toplanmış Milli Takımı'yla aldığı farklı mağlubiyetler ve Formula 1 gelir. Türkiye ile alakaları futbol tarihlerinde attıkları ender gollerden birini bizim yemiş olmamızdan ibaret sanırdım. Gerçken Hayat dergisinde rastladığım ilginç haberden öğrendim ki meğer teorik olarak adamlarla hala savaş halindeymişiz.
Birinci Dünya Savaşında Osmanlı'ya savaş ilan eden San Marino Cumhuriyeti'ni adam yerine koyup Serv'e ve Lozan'a davet eden olmamış. Haliyle bunlarla barış da imzalamamışız. İlkin ittifak devletlerinden kimse sallamasa da 1934 de Almanya, 1937 de Macaristan ve Bulgaristan 1986 da da Avusturya San Marino'yla barışmış. Bir küs biz kalmışız. Bitsin bu kirli savaş gel barışalım artık San Marino. İyi niyet göstergesi olarak Sabri Sarıoğlu'nu San Marino Milli Takımı'ya bağışlayabiliriz mesela. Gerçi bu savaşı bitiren bir hamle mi olur yoksa körükler mi emin olamadım şimdi.
|
"Masum birinin canını yakmak, öldürmek sakat bırakmak kabul edileblir birşey midir?" diye sorsan 7 den 70 e herkesin vereceği cevap " tabiii ki değildir, olur mu öle şey, caniliktir, insanlık değildir..." benzeri birşey olur. Gel gelelim bu tarz eylemler menfaatlerine hizmet ettiği zaman hemen ağız değiştiriverenler var. Mesela bir kısım solcu masum insanların mağdur olmasına ilkin son derece şiddetle kaşrı çıkarken mesela Stalin'in cinayetleri için ne düşünüyorsun dersen hemen yapıştırır "Devrim için gerekliydi." Mesela Miloseviç'e ne gözle bakıyorsun dersin "Ne yaptıysa Yugoslavya'nın dağılmasını önlemek için yaptı " der. Yüzbinlerce sivili bilinçli olarak katletti dersin "ABD karşıtıydı da o yüzden indirdiler yoksa...." diye gevelemeye devam eder. Değişik akımlardan ve görüşlerden farklı örneklerle çeşitliliği arttırmak mümkündür.
Neticede günahsız insanlara acı çektirmeyi ilkin herkes kınarken bunu din için/ devrim için/ vatan için/ demokrasi için/ medenileştirmek! için gibi ambalajlarla süslediniz mi ilkin karşı olanların çoğu yan çiziyor. Herşeyden önce din/devrim/vatan vesaire geliyor onlar için. Bunun bedeli ne olursa olsun onlar için ikinci planda. Yani masumlara tabiiii ki zarar gelmesin de dini/devleti/devrimi/ülküsü uğruna gelecekse de gelsin ne yapalım. Herkes kendine insaf, vicdan, insan hakkı, demokrasi itstiyor ama iş ötekine geldimi yaz çizmeye bahane üretmeye başlıyor.
Son yılların moda söylemi de Barış. Dilimize pelesenk eden de DTP. Cumhuriyet kurulduğundan beri onlarca problemle karşılaştık. Kürtler de binbir sıkıntı çekti zorlukla karşılaştı eyvallah. Ama ülkemiz kimse için dikensiz gül bahçesi olmadı ki bugüne kadar. Sıkıntı çekmeyen işkenceden geçmeyen bir kesim kaldı mı? Hakkını aramak, kimliğini korumak için dünyada aklıbaşında hiçbir aydının savunmadığı teröre başvurmak, bunu yıllarca sürdürmek, öğretmen, doktor, asker, öğrenci, köylü, çoluk çocuk boğazlamak, yabancı servislerin elinde oyuncak olmak, uyuşturucu ticareti yapmak, şehirleri haraca bağlamak mıdır doğru olan? Barış adına bunlara meşriyet kazandırmaya çalışmak mıdır? MHP ye faşist diyorlar MHP nin en faşist vekillerinden 10 kat daha faşistler var DTP li vekillerin içinde.
Diyarbakır'da sokak ortasında bomba patlatıyorlar servis şoförü , öğrenciler ölüyor onlarca insan yaralanıyor. DTP li Emine Ayna çıkıp "Barış için öldüler" diyor 23 yaşındaki bombacı için "çoçuğun bunu yapmasının sebebi devlet " diye ekliyor. Barış için servis bombalasan bile sorun yok yani. Ne yaparsan yap, nasıl katliam işlersen işle barış için ve aynı zamanda herşeyin sorumlusu devlet. Oh ne ala hayat. Sınırsız bir cinayet, katliam serbestliği. Ne yaparsan yap serbest.Yeter ki Barış için olsun.
Şu ara da taş, molotof atan mazlum çocuklar edebiyatı başladı. Hukuki mevzuatı bilmiyorum. Belki ağır yaptırımlar vardır ve gözden geçirilmesi gerekiyordur. Fakat esnafta cam çerçeve bırakmayan, polisleri öldüresiye taşlayan, benim ödediğim vergiylerle 2-3 trilyona alınan otobüsleri yakan 15-16-17 yaşında insanlar var. Bağımsız harekette etmiyorlar. PKK nın şehir kadroları tarafından organize ediliyorlar. Kardeşim orantısız cezalar düzeltilsin eyvallah ama biraz da taş atmayın otobüs yakmayın deyin bu çocuklara. Analarına babalarına, çocuklarınızı öncü birlik gibi polise sürmeyin diye öğüt edin. Göstericiye oratısız güç kullanan, kurşun sıkan polise en ağır ceza verilsin ama polise molotof atan kaldırım taşı, çapı bıçak fırlatan insanlara da sütten çıkmış ak kaşık muamelesi yapılmasın. Birine karşı çıkıp ötekinin arkasını pışpışlamak, cesaretlendirmek namuslu bir duruş değildir. İzmir'de atılan taşa ayrı Diyarbakır'da atılan taşa ayrı tavır takınmak (ne taraftan yana olursa olsun ) ilkesizliktir. Bunun gibi onlarca sınavda başarısız not almış taife çıkıpta insanı değerler, demokrasi ve barış nuktu atarsa kimse yutmaz.
Onca hengamenin keşmekeşin arasında Serap Eser adında bir kız çocuğu hayata gözlerini yumdu bugün. Bir insanın başına gelebilecek en acılı ölüm şekillerinden biriyle hemde. Yanarak. 8 Kasım'da durakta bekleyen İETT otobüsüne atılan molotof kokteylleriyle yaralanan lise son sınıf öğrencisi Serap Eser bugün hayatını kaybetti. Sadece evine gitmek isteyen bir öğrenci Barış uğruna gözü dönmüş canilerce diri diri yakıldı. Şimdi taş atan çocuklar için koparttığınız yaygarayı molotofla yanan 17 yaşındaki Serap için koparmazsanız tüküreyim ben sizin Barışınıza. Vicdan Yanlız Değildir diyerek ukala pozlar veren Almet Altan'ın vicdanı kaç kuruşlukmuş göreceğiz. Serap için kim sesini yükseltip katilleri kınayacak kim "Barış için öldü, katil devlet, molotof atan çocuklar aslında melek melek" diyerek yan çizecek göreceğiz. Hem de o kadar geç değil, yarın suyu çıkar.
|
Arda Turan domuz gribine yakalandığında "20 milyon dolarlık Arda'yı nasıl koruyamazsınız ?" diyen gazete haberi vardı. 300bin dolalık Sabri yakalansa o kadar sorun değil ama tamı tamına 20 milyon dolarlık Arda'yı nasıl koruyamazsınız a sorumsuzlar diye soruyordu üstad.
Bugün de şöyle birşeye rastladım: "Ya Messi düşseydi?" Barcelona'yı götüren uçağın kapısı açık unutulmuş da, kalkıştan 20 dakika sonra zorunlu iniş yapmış. Busquets düşse boşluğu doldurulur Keita düşse biraz daha masraflı olur ama çok büyük sorun değil Henry düşse de olur zaten yaşlandı ve artık herkes ondan nefret ediyor. Fakaat ya Messi düşseydi? Asgari 200 milyon avro değeri olan ve yerini kimsenin dolduramayacağı Messi düşse ne olurdu ?
Hadi şimdi akşama kadar endüstriyel futbol geyiği yapalım.
|
Şubatta iki satır birşeyler karalamıştım 2012 söylentileri hakkında. Sağolsun meşhur felaket tellalı Roland Emmerich abimiz bunu da ıskalamadı filmi patlattı hemen. Netice de filmle birlikte ortalığı bir telaş almış. Herkesin gündemine bir şekilde girdi 2012. Zaten Maya, İnka, Nostradamus, Atlantis vs aromalı bir felaket senaryosu attım mı ortaya, ilgi görmemesi mümkün değil.
Eskiden böyle dönemlerde hem Yahudiler'de hem Hristiyanlar'da mesih gelecek beklentisi oluşur bazı girişimci vatandaşlar da bu beklentiyi karşılamaya çalışırmış. Modern dünyada beklentilerde çağa uygun oluyor tabi. 90ların sonlarında böyle bir olayı hatırlıyorum ben. Amerika'da dünyaya yakın geçecek bir kuyruklu yıldızın UFO olduğu ve Onları da alıp götüreceği inancıyla bir grup insan topluca intihar etmişti hatta bu olaydan ilham alan 3. sınıf Hollywood filmleri de çekilmişti. Bunun dışında bir de 1910 daki Halley Kuyruklu Yıldızı vakasını bilirim. Bu belki de yaygın senaryoların arasında en bilimsel olanıdır.
Halley kuyruklu yıldızının 75-76 yılda bir dünyaya yakın geçtğini insanlar yüzyıllar öncesinden beri biliyordu. Takvimler 1910 yaklaşırken bilim çevreleri hesap kitaba girişmiş ve dünyanın her yerinden bilim insanları Halley'in bu geçişinde Dünya'ya çarpma ihtimalinin yüksek olduğunu iddia etmişler. Akabinde dinazorlar gibi insan neslinin de yok alacağı senaryoları döşenmeye başlanmış. O dönem kitle iletişim çok yaygın olmamasına rağmen dünyanın her yerinde bir kuyruklu yıldız çarpması korkusu yayılmış. Düşünün dönemin Türk edebiyatçılarından Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın "Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç" diye bir romanı bile var. Romanda, kuyruklu yıldız çarpması söylentilerinden haberdar olan ve buna inanan alafranga özentisi bir genç cahil mahalle kadınlarına bu konuda korku salan toplantılar yapıyor ve bu esnada aşık maşık oluyor. Türk edebiyatına bile girmiş yani. Neyse büyük gün yaklaştıkça ortalık toz duman oluyor. Dünyanın farklı ülkelerinden insanlar intihar etmeye başlıyorlar. Neticede Halley izleyenlere görsel bir şölen sunarak kimseye zarar vermeden efendi efendi çekip gidiyor. İşte kafasına elma düştüğü günden sonra bilim dünyasının peygamberi gibi olan İsaac Newton ilk defa sorgulanmaya başlıyor. O'nun klasik mekanik kanunlarıyla yapılan hesapların hepsinin fos çıkması bir kesim bilim adamına " acaba?" dedirtiyor. Aslında Einstein'a giden modern fizik süreçin fitilini ateşleyen Halley'dir yani.
Daha bunun gibi onlarca bunun gibi dönemler ve garip hikayeleri var. 2012 yaklaştıkça neler göreceğiz bakalım. Temennimiz harakiricilerin sayısının artmaması tabi.
"Batının Soykırımcı Tabiatı/ Haçlı Seferlerinden Günümüze." Hakan Albayrak'ın incecik kitabının girişinden ufak bir alıntı :
"...Nizam-ı Alem işi bizim işimizdi. Frenkler işimizi elimizden aldılar ve yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Farklı din ve kültürlere zerre kadar tahammülleri olmadığı halde dünyayı idare etmeleri olacak şey değildi zaten. 18'inci yüzyıl sonları itibarı ile vaz'ettikleri evrensel değerlere bağlı kalsalardı, birçok yanlışlarına ve eksiklerine rağmen belki küresel bir barış düzeni kurabilirlerdi. Ama olmadı. Kağıt üzerinde kurdukları değerler sistemi hayata geçiremediler. Hayata geçirmeleri mümkün değildi, çünkü evrensel olmalarına el vermeyen köklerinden kopmadılar. Öteki ile yan yana yaşamayı öğrenmeye azmetmediler. Haçlı zihniyetine saplanıp kaldılar. Dinleri ve kültürleri kendilerinden farklı olan milletlere barbar muamelesi yapmaktan ve onları değiştirmeye yahut yok emeye çalışmaktan hiç vazgeçmediler. Soykırımcı tabiatlarını ısrarla korudular."
Sabaha kadar konuşsam şu 3-5 cümlede anlatılanı ifade edemezdim. Batının iki yüzlülüğüne ve kendinden olmayana tahammülsüzlüğüne yakın zamanda defalarca şahit olmadık mı? Osmanlı fethin sembolü diyeceğimiz Ayasofya'daki figürlerin bile sadece üstünü kapatırken Mostar'a elden çıktıktan sonra kaç sene tahammül edebildiler ? O bombalar Mostarı yıkarken diğerleri sinsi sinsi sevinmediler mi? Çok yüksek mertebede bir medeniyet olarak Irak'a demokrasi götürene kadar tam ortalarındaki Bosna'da gerçekleşen hem insani hem kültürel soykırımı önleyemezler miydi mesela?
Önlemediler, göz yumdular, yıktılar ve yok ettiler. Çünkü farklı kültürlerin varlığına hele hele burunlarının dibinde varolmasına katlanamıyorlar. Aygıtlar ve yöntemler değişse bile amaç değişmedi asırlardır. Kimi zaman kılıçla, kimi zaman dinle, şimdilerde modernleşme çağdaşlaşma adına ötekileri küçültüp yakalayıp öldürmek istiyorlar. Yahudileri bunlar gaz odalarına yolladı. Laponları bunlar kısırlaştırdı. Çingeneleri bunlar soykırıma uğrattı. Afrika'yı bunlar kılıçtan geçirdi. İki tane dünya savaşı bunların yüzünden çıktı. Amerika kıtasına bunlar gitti katletti sömürdü döndü bir daha katletti. Doğu'nun malını, mülkünü, madenini, petrolünü, emeğini bunlar çaldı ve zengin oldu. Atom bombasını bunlar attı. Hitler'i, Stalin'i, Mussolini'yi, Franco'yu, Miloseviç'i, Karadziç'i bunlar çıkarttı. Gel gelelim gene barbar, ilkel, insanlık düşmanı ve geri kültür olan Doğu, sevgi pıtırcığı ve barış kelebeği olan da Batı oldu.
Modern modern modern, çağdaş çağdaş çağdaş, ileri ileri ileri, batılı değerler batılı değerler batılı değerler diye diye kafamızın ırzına geçtiler yıllarca. Türkiye'de Ruhban Okulu açılsın diye yapmadıkları baskı kalmadı. Gel gelelim bize batılı değerler adına "bundan sonra gavura gavur denmeyecek" dedirttikten 170 sene sonra referandumla minareyi yasakladırlar. Referandum yapmışlar değil mi? Demokrasi neticede. Gerekçe ise kendi ifadeleriyle “İslam'ın sinsice ülkeye yayılmasını önlemek” , "İsviçre'nin Müslümanlaşması tehlikesi". Yahu bu Avrupa laik ve seküler bir yapıda, bütün dinlere aynı uzaklıkta değil miydi? Yani teoride İsviçreli bir vatandaşın herhangi bir dine yönelmesi niye TEHLİKE olsun ? Vatikan mı orası?
Bazı ülkelerde şehir planlaması uzmanları türlü mantıklı sebeplerle Minare'ye belli yerlerde izin vermiyor. Bu gayet kabul edilebilir bir durum ama karşı karşıya olduğumuz olay bundan çok farklı. Haçlı kafası 2009 da çoklarının en medeni dediği ülkede yayına devam ediyor. Minareye tahammül edemiyorlar ama bize müslüman oranınızı % 70 e çekin diyorlar açık açık. Sonra bize ortaokul zamanlarında anlatmıyorlar mıydı başkasının özgürlüğünün başladığı yerde seninki biter diye? Müslüman sizin için öteki bile olsa ibadethanesini yapmaya hakkı yok mu? Bu hakkı çoğunlun kanaatine bırakmak mıdır demokrasi? Yani yarın birgün" Camiler yasaklansın mı? " "Kuran satmak yasaklansın mı?" "Müslümanların ülkeye girişi yasaklansın mı?" tarzı referandumlar yapılsa ve EVET sonucu çıksa ters bir durum yok mu demek bu ? O kadar da olmaz bunun bir sınırı vardır diyorsanız o sınırı kim ve neye dayanarak çekiyor? Sınırınızı insan haklarına ve vicdana göre değilde Radikallerin kanlı tepki sığasına göre çiziyorsanız onları ne hakla suçlayabilirsiniz?
İçeriye dönelim. Her fırsatta Ruhban Okulu açılsın diye koparmadıkları yaygara kalmayan ve bu düşüncelerini ibadet özgürlüğüyle temellendiren bir kesim yerli imalat niye dut yemiş bülbüle döndü veya ucuz cümlelerle yasağa saygı! duydu? Referandumla gelmiş olması mı sizin için yeterli olan? Mesela Türkiye'de refarandum yapılsa. Özelliklede AB nin bize laga luga yaptığı ve milli duygularımızın kabarmış olduğu bir dönemde "Misyonerlerin yoğun faaliyetleri ve bir takım dış mihrakların oyunları dolayısıyla Türkiye Hristiyanlaşma tehlikesiyle karşı karşıyadır" gerekçesiyle şunları sorsak;
* Ayasofya tekrar Cami yapılsın mı?
* Her türlü misyonerlik faaliyeti yasaklansın ve mevcut İnciller'in de laikçi ideolojiye ters olan yerleri Nur Serter ve Kemal Alemdaroğlu önderliğindeki bir uzman ekip tarafından tekrar yorumlansın mı?
* Heybeliada'daki Ruhban Okulu kalifiye şakirt yetiştirmek üzere Nurculara tahsis edilsin mi?
* Türkiye'de yeni Kilise yapımı yasaklansın mevcut olanlarda düğün ve kına geceleri için salon olarak yoksul halkımızın hizmetine sunulsun mu? (Org da var hazır mis gibi)
* Her yılın Eylül ayının 6. ve 7. günleri "Gavurların mallarını çalma-yağmalama festivali" ilan edilsin ve tüm yurtta çoşkuyla kutlansın mı?
* Tüm yabancı filmler, diziler, belgeseller, şovlar ve çizgifilmler, bilinç altımıza sızmaya yönelik sinsi hamleleri önlemek amacıyla Şirin Baba'ya dublajda Tekbir çektiren ekip tarafından yeniden seslendirilsin mi?
Şimdi de ben diyorum Demokrasi Demokrasi Demokrasi ve Referandum Referandum Referandum... Hadi bakalım hodri meydan! Şimdi bu referandumlardan da EVET çıksa hem içerdekiler hem dışardakiler şimdiki gibi kuyruğunuzu kıstırıp sus pus olabilir misiniz? Gene demokrasiye saygı ve düşünce özgürlüğü çercevesinde bunları medeni! bir olgunluka karşılar, sert tepki gösterenleri modern olmaya davet eder misiniz?
|
Galiba her şey Yavuz Turgul'un Eşkiya'sıyla başlamıştı. Üretkenlikten uzaklaşmış ve salonları tamemen yabancı yapımlara teslim etmiş olan Türk sineması şöyle bir silkinmişti. Eşkiya 90'ların tam ortasında vizyona girdi ve o dönem için sıradışı bir gişe başarısı yakaladı. Yavuz Turgul surda bir gedik açmıştı. Derviş Zaim'in Tabutta Rövşata'sı Mustafa Altıoklar'ın Ağır Roman'ı, Zeki Demirkubuz'un Masumiyet'i , Mayıs Sıkıntısı, yeni sinemacılar vesaire derken surdaki gedik büyüdü. 2000lerde Türk Sineması sadece nostaljik bir laf değildi artık. İnsanlar sinemalarda yerli yapımları da izliyor,genç yönetmenler cesaretle uzun metrajlara girişiyor, filmlerimiz içeride dışarıda çeşitli festivallere katılıyor ve ödüller alıyordu. Herşey iyi gidiyordu hatta Sadık Battal Sinemacılar halkla barıştı şimdi sıra aydınlarda diye bir yazı bile yazmıştı.
Tabi bu dönemde bir yandan onlarca yıl sonra bile adından saygılya bahsedilecek filmler çekilirken bir yandan da başta Mehmet Ali Erbil'in rol aldığı fırsatcı gişe filmleri furyası başladı. Onları Amerikan Pastası kıvamında, iki meme bir göt ve 3-5 espri kırıntısından ibaret ve ekseriyetle tatil dönemine denk getirilmeye çalışılan şeyler takip etti. Yetmedi yeni Hababamlar, Dünyayı Kurtaran Adamlar peyda oldu. Her filmden illaki maddi bir beklenti vardır ama bu adamların sinema, oyunculuk, sanat, sorumluluk, ideoloji, kalite zerre kadar umurunda değildi. Portakal satarak daha fazla para kazanacaklarını bilseler gidip tüm paralarını hale yatıracak tüccarlardı bunlar. Bu furyanın hem pik noktası hem de günah keçisi Şahan Gökbakar'ın Recep İvedik'i oldu. Çoğunun yapmaya çalışıpta beceremediği işi yani yerim kalitesini, emeğini, tekniğini deyip en ucuz yoldan en fazla bilet satma işini oldukça başarılı bir şekilde yapmıştı. Saldırmayan, sallamayan kalmadı. Aşkı Issız Adam'da, aksiyonu Kurtlar Vadisi-Irak'ta bulan, Kahpe Bizans'la gülüp Vizontele'yle gülerken hüzünlenen adamlar beğenmez oldular Recep İvedik'i. Mehmet Ali Erbil bile eleştirdi daha ne olsun. Bu suyunu çıkartın ama bu kadar da çıkartmayın mı demekti bilemiyorum. Bu soytarılar sanatçıyız diye gündemi meşgul ederken saygın sinemacılar dip dalgası gibi geliyordu bir yandan.
1996-2000 yılları arası yapımların çoğunu yaşım itibariyle yıllar sonra izleyebilmiştim. 2000 sonrasına faz farkı ortadan hemen hemen kalkmıştı. Filmleri televizyonlara düşmeden ilk çıktıkları zaman izleyebiliyordum artık. Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Derviş Zaim üst üste yeni filmler çekti yetmedi yeni yönetmenler çıktı. Çağan Irmak Mustafa Hakkında Herşey'le ilgi odağı olmuştu. Almanya'da Fatih Akın ses getiren işler yapıyordu.
Sene 2004 idi ve Türkiye Mehdi bekler gibi GORA'yı bekliyordu.Bir de küçük bütçeli filmlerden biri kulağımıza kısık sesle çalınmaya başlanmıştı : "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak".Yönetmen adını daha önce hiç duymadığım Ahmet Uluçay diye birisiydi. Kaba bir internet taraması yaptım. Uluçay kısa filmiyle çeşitli ödüller kazanmıştı ve bu ilk uzun metrajıydı. Asıl önemlisi adam filmini köyünde çekmişti. O köyde Kütahya Tavşanlı'nın bir köyüydü. Direk olmasa da dolaylı yoldan hemşehrim çıkmıştı, neticede Kütahyalı'ydık. Karar verdim, ilk duyduğumda adı itici gelse de bu film izlenecek. GORA ile aynı dönemde vizyona girdiklerinden Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak ın gösterildiği salon bulmak mümkün değildi. Bugün gitsem bulamayacağım ücra bir sinemada izledik filmi. Her şehrin, ilçenin hatta köyün bile kendine özgü şivesi, konuşma tarzı vardır. Başta çocuklar olmak üzere oyuncuların çoğu Uluçay'ın köylüleriydi ve beraber izlediğim arkadaşlar filmin yerel oyuncularının birçok konuşmasını çözememişti. Filmi izlerken bir yandan tercümanlık yapıyordum. Hiçbir cümle hiçbir kelime haybeye değildi kaçırılmaması lazımdı. İzleyenlerin geneli filmi beğenmişlerdi. Sinemayı ciddi şekilde bilen ve iş edinmiş insanlarda olumlu sözler sarfediyorlardı. Çekimlerin ne şartlarda yapıldığı duyulunca hayranlık iyiden iyiye artmıştı Uluçay'a. Biz arabeski severdik. Yokluklar içinde birşeyler başaran insanları yakın bulurduk. Zaten o yüzden Süleyman Demirel'in çoban İbrahim Tatlıses'in inşaat işçisi yalanı uydurulmuş ve iş görmüştü. Neyse, GORA'nın gölgesinde kötü bir gişe yaptı film. Öyle Ağır Roman gibi DVD den VCD den de patlamadı."Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak" küçük bir kesim tarafından bilinmiş ve izlemişti ama yerel ve uluslarası festivallerde onlarca ödül aldı. İstanbul Film Festivali'nde Vizontele Tuuba ile ödülü kazamayan Yılmaz Erdoğan çirkinleşmişti. Aslında kendi filminin büyük olduğu ama ödülün gaz olsun diye küçük filmlere verildiği mealinde laflar etti. O popülerdi ve milyon dolarlar harcıyordu filmlerine. Haliyle pohpohlanmak, şımartılmak ve akabinde mütevazı tavırlar takınmak istiyordu ama beş parasız köylüden tokadı yemişti. Uluçay hala köyünde yaşıyor, çayını kahvede içiyor hala ekmeğini taştan çıkartıyor ama saygı görüyor ve film nasıl çekilir Erdoğan'a öğretiyordu. Öte yandan da yeni film hayalleri kuruyordu. Sadık Battal'ın söylediği gibi halkıyla barışık, derinliği ve samimiyeti olan işler çıkartıyor Yılmaz Güney'in, Yücel Çakmaklı'nın,Yavuz Turgul'un ruhunu temsil ediyordu.
Yıllar önce şu an tedavülden kalkmış olan Kaçak Yayın dergisi memleketinde şahane bir mülakat yaptı kendisiyle. Hikaye kendi çocukluğu olduğundan bahsediyordu. Recep O'ydu aslında. Galiba ilk olarak yazın köye gelen bir gurbetçi sayesinde tanışmıştı sinemayla adının sinema olduğunu bilmeden. Daha sonra kendi filmini çekmek bir tutkuya dönüşmüş fakat bırak film çekmeyi evini geçindirecek parayı bile bulmak için çekmediği sıkıntı kalmamış, hamallık yapmış işçi olarak çalışmış hayalleri beraber kurdukları arkadaşı pes etmiş ama O hayalinden yıllar geçse de vazgeçmemişti. 50 yaşına geldiğininde rüyası gerçekleşmiş, filmi tamamlanmış ve vizyona girmişti. İdealist hatta yer yer saplantılı, biraz deli (bildiğin deli ama) biraz uçuk biri olduğu her halinden belliydi.
Bayram tatili arkası gene çileli bir yolculuğun ardından memleketimden İstanbul'a geldim. Yorgunum ve saat oldukça geç oldu. Şöyle ben yoldayken ne olup bitmiş diye haberlere bakındım. Ahmet Uluçay vefat etmiş. Zaten yıllardır hastaydı. Ne zaman çıkacak ne zaman çıkacak diye heyecanla beklenen ikinci filmi 'Bozkırda Bir Deniz Kabuğu' nu sanırım tamamlayamadan hakkın rahmetine kavuştu. Bu çağın değerleriyle bu çağın terminolojisiyle tanımlanacak bir adam değildi. Allah gani gani rahmet eylesin. O röportajın olduğu sayıyı aradım dergilerimin içinde tekrar okumak için ama bulamadım sinir oldum.
Dönem Tansu Çiller'in Refah başa gelirse şeriat getirir o yüzden bize oy verin deyip seçimden sonra Erbakan'la ortak hükümet kurduğu Refah-Yol dönemi. Başbakan Erbakan Libya'yı ziyaret kararı alıyor. Libya lideri o dönemde de Kaddafi. Bu görüşmenin çok ekmeğini yedi 28 şubatcılar. Erbakan'ın ipini çeken olayların başında gelir bu görüşme. Kaddafi Bedevi çadırında Erbakan'ı azarlar gibi tavırlar takındı, Türkiye'yi aşağıladı Erbakan buna karşılık "hepimiz kardeşiz" den öte bir tepki gösteremedi madara oldu resmen. Bu ziyaret gerçekleştiğinde yıl 1996 idi.
Bu olaydan 13 sene sonra ilk kez bir başbakan Libya'yı ziyaret edecek. Libya'da gene Kaddafi var bu sefer giden her ne kadar rotasını değiştirsede milli görüşün içinde yetişen Tayyip Erdoğan. O zaman da ziyaretin ana sebebi ekonomikti bugün de öyle. Bakalım bu görüşme nelere gebe. Tayyip'in uçağı şu an Libya semalarına doğru yol alıyor bakalım neler olacak...