0

Portakalın Ardından

Posted by Trevanian on 17:56

Kezman'ı milli takım maçında çetnik işareti yaparken gösteren fotoğraflar büyük tartışma yaratmıştı. Pek çok Galatasaraylı da anında Bosna'ya aşırı duyarlı olup Kezman'ın Türkiye'den gönderilmesi için kamuoyu oluşturmaya çalıştı. Zaten Fenerbahçe'nin daha önce Arkan'la ilişkilendirdikleri Lazetiç ve Mirkoviç'i aldığını hatırlattılar. Fenerbahçe yönetimi de Kezman'a politik açıklamalar yaptırarak gerginliği almaya çalıştı. Akabinde Galatasaraylı İliç'in de benzer fotoğrafları olduğu ortaya çıktı. Vay efendim Kezman'a şöyle dediniz İliç'e niye demiyorsunuz, buna şöyle dedin şuna demedin ıvır zıvır... Olan sadece Fenerbahçe ile Galatasaray'ın sidik yarışıydı.


Bugün bir başka sidik yarışı Kusturica üzerinden yapılıyor. Çok net söyleyeyim ben Kusturica'nın politik duruşundan hoşlanmıyorum. Ve bu fikrimin dinini/adını değiştirmesiyle alakası yok. Çünkü bunlar bireysel tercihidir saygı duymak gerekir. Türklerle Boşnakların ilişkisi hakkında ettiği sözlede alakası yok. O da yaygın bir iddiadır, tarihi gerçekliği konuya hakim insanlar tarafından araştırılır, tartışılır vs... Tek söyleyebileceğim bu yaptıklarının benim için şaşırtıcı olmadığıdır.


Benim Kusturica'dan hoşlanmama nedenim Bosna'da yapılan katliam sırasında ve Dayton sonrasındaki tutumudur. Bu çiçekli böcekli demeçlerle "Benim dedem müftüydü" kıvamındaki açıklamalarla gölgelenmeyecek kadar net bir tutumdur. Türkiye'de bazı sol gurupların da ısrarla savunduğu bu tutum kendisini Birleşik Yugoslavya anlayışına dayandırıyor. Yugoslavya'ın parçalanması Batı projesidir. Buna direnen Miloşeviç ve taraftarları emperyalizmle mücadele eden, kahramanlardır. Haliyle Batı'ya alet olan diğer unsurlar devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü sekteye uğratan hainlerdir. Bunlara ne yapsan müstehak diyecekler de onu içlerinden diyorlar.


Yugoslavya'nın parçalanmasında Batı'nın rolünü inkar etmiyorum. Adım adım hayata geçirilmiş stratejik bir hamle olarak da kabul edin eyvallah. En iyimser varsayımla bile Miloşeviç'i aklayamazsınız. Bosna'da etnik ve dini kökene dayalı bir imha girişiminde bulunuldu. Bunun amacı net ve planlı bir girişim olduğu Karadziç'in savaş öncesi yaptığı konuşmalardan rahatça anlaşılabilir. Saldırının Boşnakları ve İslamı o coğrafyadan silmek için yapıldığı sayısız delillerle açıklanabileceği halde hala tartışılabilirdir. Tartışılamaz olan orada bir katliamın vuku bulduğudur. Tarihte mağduru ve sorumlusu bu kadar net olan bir olaya çok sık rastlanmaz. Bosna'daki katliama bir "Karşılıklılık" atfeden cahil de değil art niyetlidir. Karşılıklığı altı dolu bir şekilde dillendiremediklerinden ya siz anlamazsınız koncüktür var, emperyalizmin var vs diyerek bu barbarlığı normalleştirmeye kalktılar ya da katliamı sadece Mladiç, Karadziç, Arkan ile ilişkilendirdiler. Sanki Mloşeviç o sırada Nijerya devlet başkanıydı. Çetniklere her türlü askeri mühimmatı yağdıran Senegal ordusuydu. Mloşeviç Bosnalı Sırplar'ın paramiliter unsurlarıyla doğrudan ilişkilidir ve yapılan katliamın birinci dereceden sorumlusudur. Bahsedilen katliam kontrolden çıkmış bir cinnet hali değil en başından beri Büyük Yugoslavya değil Büyük Sırbistan ideolojine dayanan şövenist ve islam karşıtı bir planın ürünüdür.


İşte Kusturica bu silme girişimine ve temsilcilerine "Birleşik Yugoslavya" penceresine dayanarak açık şekilde karşı çıkmamış aksine ideolojik bazda temsilcisi olmuştur. Bosna katliamının en başından itibaren dolaylı yoldan Boşnakları suçlar/sorumlu tutar açıklamalar yapmıştır. Olaya karşılıklılık atfetmiştir. Bosna katliamı sırasında Osmanlıyı, Türkleri, İslamı çağrıştıran ne kadar değer varsa imha edildi. Zaten Srebrenitza öncesi Mladiç tarafından bu vaad edilmişti. Savaş sonrası Kusturica yıkılan Camilerin tam üzerine inşa edilen Kiliselerin açılışına katıldı. Çeknik işareti yaparken çekilen fotoğrafı işaretin dini bir simge olduğunu söyleyerek savundu. Çocuk değilseniz bilirsiniz ki Çetnik işareti en fazla Gamalı haç kadar dini bir sembol olabilir. İşte ben bu yüzden Kusturica'dan hoşlanmıyorum.


Şimdi söyleyeceklerimi de Kusturica hakkında bu kadar olumsuz düşünen birisi olarak söylüyorum. Şu anki sidik yarışının özü Kezman- İliç tantanasından bir gram ileride değil. Zaten protestolar hiçbir ayrım gözetilmeksizin katledilen/tecavüze uğrayan/kültürü yağmalanan mağdur Boşnak halkını gözetmiyor. Neymiş Türkler hakkında kötü! konuşmuşmuş. O Coğrafyanın insanları Osmanlı'ya bizim gözümüzle bakmıyorlar. İvo Andriç'in kara propaganda için değil bence gayet samimi ve inanarak yazılmış olan meşhur romanı Drina Köprüsü 'nde bunu açık şekilde farkedersiniz. Haliyle tarihi gerçeklik payı tartışılır bu sözlere celallenmek anlamsızdır. Tarihimize bu kadar çok değer veriyorsanız kimsenin itiraz edemeyeceği bilimsel ve detaylı bir şekilde gerçeğin öyle olmadığını ortaya koyan bir çalışma yaparsınız. Onun üzerine kim ne dese çok ciddiye alınmaz. Bir siyasi O'nu Sırp hayranı olmakla ihtam etti. Adam kafada Sırp olmayı nasıl bir yere oturtmuş siz düşünün.


Semih Kaplanoğlu hakkında izlediğim iki film dışında hiçbir malumat sahibi değilim. Yolda yanımdan geçse tanımam. Ve iyimser bir yaklaşımla O'nun protestosunun tamenen vicdani olduğuna inanmak istiyorum. O'nun dışında medyadaki çoğu tepkinin ve Kültür Bakan'ı dahil tüm resmi protestoların AKP ile CHP'nin sidik yarışından ibaret olduğunu düşünüyorum. Birisi siz nasıl Kusturica'yı getirirsiniz diyor öbürü Bursa'da getirdi niye tantana yapmadınız diyerek cevaplıyor. AKP tıpkı Kezman olayındaki Galatasaraylılar gibi Bosna'yı Katliam'ı çok önemsiyormuş gibi yapıyor. Bu olay üzerinden zaten İslami duyarlılığı olan kesimin gözünde sicili temiz olmayan CHP ye Antalya Belediye Başkan'ı üzerinden bir darbe daha vurmak için çirkin bir duyarlılık taklidi yapıyor. Bosna üzerinden siyasi bir linç girişimi var. Bursa'da olanlardan haberimiz yoktu diyorsunuz. Şimdi var. Hangi AKP yetkilisi hesap sormaya kalktı Bursa Belediye Başkanı'ndan ? Hani çok hassasınız ya bu konuda ? Niye resmi bir özür gelmedi ? Bursa ve Antalya Belediye Başkanlar'ı biz sanatına bakarız siyasi duruşu bizi ilgilendirmez demişler. Bu bir ilke olsa saygı duyarım fakat "Ben Kezman'ın futboluna bakarım geirisi beni ilgilendirmez" diyen Fenerliden daha kurnaz değilsiniz. İleride O İslama hakaret eden karikatürist gelse ya da Atatürk'ü aşağılayan bir yönetmen gelse aynı duruşu sergileyebilecek misiniz? O zaman da sadece sanata bakarız der misiniz?


Bende resmi bir organizasyonda böyle duruşa sahip bir yönetmeni görmek istemem. Bir vatandaş olarak bu benim en doğal hakkımdır. Görmek isteyen de ister. O da O'nun en doğal hakkıdır. Neticede Kusturica bu katliama katılmış, eylemsel bazda desteklemiş değildir. O'na karşı kızgınlığın sebebi net bir şekilde bu kıyımla mücadele etmesi beklenirken katliamcıların net bir şekilde propagandasını yapmasa da Onlar'a yakınlık göstermesidir. Partisi anlı şanlı katilleri kırmızı halılarla karşılarken Ertuğrul Günay'ın Don Kişot'luk yapması komik kaçıyor. El-Beşir'i , Bush'u Türkiye'de ağırlamadınız mı? Obama'ya ironik şekilde kurbanlar kesmediniz mi? Bu adamlar yakın tarihte meydana gelmiş en büyük katliamların birinci dereceden sorumluluarı değiller mi? Gücünüz ancak Kusturica'ya yetiyor değil mi? O'na sesiniz gğr çıkıyor. Tıpkı darbe dönemi dönemi Evren'e yalaklanıp adam kadayıfa dönünce cengaver kesilerek hesaplaşma mavalları okuduğunuz gibi.


Bosna'daki sıkıntılar anlık bir olay değil. Hala büyük zorluklarla boğuşuyor oradaki insanlar. Çok umurunuzda ya hadi bir ucundan tutun. En temel barınma, beslenme ve sağlık sorunlarının giderilmesi için birşeyler yapın. Sizi engelleyen kim ? Milyar dolarlık krediler alıyor sayısız rant/ihale dağıtıyorsunuz. Edindiğiniz servetin minik bir kısmını aktarın oralara. Yok işinize gelmez değil mi? Ramazanda çadır, Kurban'da kavurma yeter.

|
0

Karışmadan Birleşmek, Zıtlaşmadan Ayrışmak

Posted by Trevanian on 12:40
Tarih tekerrürden ibaret değildir elbet fakat zaman zaman tekerrürlere sahne olduğu da açıktır. Sunucu zevzekliği üzerine bina edilmiş bir programda Güner Ümit’in Kızılbaşlar üzerine yaptığı bir boşboğazlık kariyerinin sonu olmuştu. Bu sefer tekrar Star Tv’de , zevzeklikte Güner Ümit’i mumla aratan Mehmet Ali Erbil benzer bir münasebetsizliğe imza attı. Daha önce canlı yayında herifin birinin donunu indirmesi gibi kontrolsüzlüklerine alışık olduğumuz bu bu vatandaş gene sınırı aşmıştı. Güner Ümit gibi O’nun da programı yayından kaldırıldı. Kendisinin “Vay efendim benim alevi arkadaşlarım da var ” tadındaki savunması ve özrü programını kurtarmaya yetmedi.

Einstein’a ait olduğu iddia edilen “Bir önyargıyı yıkmak atomu parçalamaktan daha zor” diye bir söz var. “ Beni bir karım anladı O da yanlış anladı ” gibi arabesk bir söz de O’na isnat edildiğinden doğruluğuna şüpheyle yaklaşıyorum. (İkincisi gerçekten Einstein’a aitse Einstein’ın arabesk yavşaklığından utanırım) Kiminse kimin güzel laf etmiş söyleyen. Yerleşmiş yargıları yıkmak uzun vakit ve yoğun emek istiyor. Malum hala memleketin ciddi bir kısmı Almanlar yenildi diye bizim de yenik sayıldığımıza inanıyor. Hiç Almanlar biz yenildik diye kendilerini yenik sayıyorlar mı? Geçen gün nasıl sevindi terbiyesizler. Neyse önyargı diyorduk. TDK sözlüklerinde bile kendine yer bulan (Onca itiraza rağmen “Yanlış bir inanış”olarak nitelendirilsede sözlükten çıkartılmayan) bir şehir efsanesini tedavülden kaldırmak için çok uğraş verdi Alevi organizasyonları. Siz aslı astarı olmayan bir önyargıyı yıkmak için yıllarca iğneyle kuyu kazın zevzeğin biri çıksın sizin kuyuya kürekle kum atsın. Kim olsa celallenir, tepki koyar.


Bu vesileyle Aleviler’in problemleri bir kez daha yüksek sesle dile getirildi. Şüphesiz basit ama kemikleşmiş problemlerimizi çözmekten, onları çözecek siyaseti ve kurumları oluşturmaktan aciz bir milletiz. Çünkü Aleviler’in en çok şikayetçi olduğu problemler atla deve değil. Kabaca zorunlu din derslerinin kaldırılması ve Cemevleri’nin ibadethane olarak kabul edilmesi. Çözümü basit, iki üç düzenlemeye bakıyor.


Uzun yıllar Türkiye’de inançlı insanlar üzerinde “Dindarlara lafımız yok dincilerle mücadele ediyoruz” tarzı altı boş sloganlara dayanılarak terör estirildi. Özgürlükler kısıtlandı, linç kampanyaları yürütüldü. Haliyle toplumun büyükce bir kesiminde bir tepki bir dışlanmışlık hissi peyda oldu. Toplum ikiye bölündü. Hatta bu ikilik yer yer komediye varan davranışlara sebebiyet verdi.Uluslararası kapitalizme entegre olmuş, düzenle bütünleşmiş, yabancı ortakları olan, hisseleri borsada işlem gören Ülker üzerinden hesaplaşmaya kalktılar. Bir kesim Kola Turka’dan ötesini eve sokmayarak parasının gavurlara/yabancılara gitmesini engellediğine inanırken diğer kesimdekiler hayatlarını Ülker çokoprens ve çikolatalı gofretle mücadeleye adayarak Laik Cumhuriyet’e en büyük hizmeti verdiklerinden emindiler. Bu zıtlaşmaya sebebiyet veren baskıcı ve yasakçı zihniyete tepkili insanlar AKP’yi iktidara taşıdılar. AKP bütün siyasi başarısını inanç özgürlüğü eksenli propagandasına borçlu. Siz isterseniz buna dini siyasete alet etmek deyin değişen bir şey olmaz. Haliyle böyle bir arka plana sahip bir siyasi hareketten benzer sıkıntılar yaşayanlara karşı daha daha duyarlı olmasını bekliyorduk.

Tayyip liderliğindeki AKP iktidardaki sekizinci yılını geride bırakıyor. Bu sürede Aleviler’in problemlerinin çözümüne dair ne yapıldı? Tartışmalı bir çalıştay ve lafta kalan içi boş bir açılım. Devlet 15 yaşındaki ergenlere döndü. Açılacam açılacam diyor fakat icraat yok. Üstüne Cemevi’nin ibadethane kabul edilmesi için yapılan başvurulara verilen bir red cevabı var. Diyanete sormuşlar Cemevi ibadethane değildir demiş. Sahi iktidarın inançlar konusunda en şikayetçi olduğu bana göre de haklı olduğu konu neydi? Başkaları tarafından tanımlanmak. Başı kapalı kızlar istedikleri kadar bunun inançlarının gereği olduğunu söylesin, suyun başını tutanlara göre siyasi simge idi. Ve tartışma bitmiştir siyasi simge yasak başörtüsü de yasaktı. Bu ötekini tanımlama olayına etraflıca değinmek lazım ama kısaca mekanizma şöyle işliyor. Güçe hakim olanlar istediğini istediği gibi tarif ediyor ve kendi tarifini esas alarak yaptırımda bulunuyor ve yaptırım meşru bir zemine oturmuş imajı yaratılıyor. Sen durma seni tanımlayana öyle olmadığını anlat…


Bu uygulamaları demokrasiye aykırı ilan eden iktidar ne yapıyor? Probleminin sistemle değil onu işletenlerle olduğunu ve amacının bu düzene son vermek değil düzenin işletmecisi olmak olduğunu icraatlarıyla defalarca kez ispat ediyor.

Milyonlarca insan Cemevi’ni ibadethane olarak “tanımlıyor” ki sayının pek önemi yok aslında. Buralara giden oraları inşa eden insanlar Cemevi’ni ibadethane olarak görüyor. Fakat hükümet “Diyanet”e dayanarak ibadethane olmadığını kabul ediyor. Kültür merkezi diyelim, şunu diyelim bunu diyelim diyorlar. Afedersinizde kimin ne haddine birilerinin inancını onlara rağmen tarif etmek? Yanlış anlaşılmasın bu tarifte en masum kurum Diyanet’tir. Zira sen diyanete “İslam’da Cemevi ibadethane midir?” diye sorarsan sana tek ibadethanenin Cami olduğunu söyler. Cemevi’nin İslam’daki yeri teolojik bir problem/polemiktir. Muhattapları din bilginleri ilahiyatçılardır. Gel gelelim laik bir ülkede bir kesimin ibadethane olarak gördüğü mekanların İslam’a uygun olma şartı yoktur. Bu İslam dışı kesimler için geçerli olduğu kadar İslam içi guruplar içinde geçerlidir. Haliyle “Cemevi ibadethane midir ?” sorusunun muhatabı Diyanet değil Cemevlerini kullanan milyonlarca Alevi olmalıdır. Zira biz Diyanete “Havra ve Kiliseler ibadethane midir ?” diye sorsak adamlar haklı olarak gene “ Tek ibadethane Cami’dir ” derler. Burada kabahat soruyu Cemevleri’ni kullanan insanlara değil Diyanet’e soran iradededir. Alacağı cevabı bile bile soran iradededir.

Bu resimde tartışılması gereken Cemevlerinin statüsü değil Diyanet’in işlevi gibi duruyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görev yetki ve laik bir devletteki pozisyonu nedir? Zaten Cami imamlığınında “meslek ” olması garip geliyor bana. Bu profesyonel meslek dalında istihdam olmanın şartları nedir mesela? “İş”i öğrenmiş, İmam – Hatip mezunu ama inançsız bir insan sınavı filan varsa bunun, yüksek puan aldığında atanmak zorunda değil mi? Zorundaysa, o imamım arkasında namaz kılan cemaate yazık değil mi? Atanmaması gerekiyorsa bu nasıl laiklik, devlet memurunun inancını ne hakla sorgular, sorgulamasını geçtim ne hakla inanmadığı için onu işinden edebilir ya da “inanmak” nasıl olurda bir meslek dalının önşartı haline gelir? Ayrıca bir kamu emekcisi olan imamların greve gitmesi nasıl bir kafa karışıklığına ve kaosa sebebiyet verir bir düşünelim. Ne bileyim, çalışma şartlarından rahatsız olan imamlar en yoğun sezonda iş yavaşlatmaya gidebilirler mi? Razamanda teravih namazları 3 saat sürse halimiz nice olur ? Bunlar benim kafamı kurcalıyor. Türkiye’de yürütülen laiklik tartışmalarının çoğunun suni olduğuna yürekten inanan ben en süt liman mevzu olan Diyanet’in kadrolarıyla beraber ilkesel olarak laikliğe en fazla arıza çıkaran kurum olduğunu düşünüyorum. Kaldırılsın, silinsin,yok edilsin de demiyorum faka tartışılsın. Görev ve yetkilerinin sınırları doğru çizilsin.

Bir de zorunlu din dersi uygulaması var. Hani şu geçen ay referandum sürecinde AKP’nin diline doladığı, topla tüfekle savaş açtığı, kınadığı, hesaplaşmayı vaad ettiği darbenin ürünü olan zorunlu din dersleri. Türkiye’de dini siyasete kelimenin tam anlamıyla alet eden birisi varsa Evren’dir. Yediği haltı halka meşru ve sevimli göstermek için samimiyetten uzak bir stratejik hamle olarak dini diyaneti dilinden düşürmemiştir. Kendi ağzından dinlediğim kadarıyla bu din dersi uygulamasını “Çocuklar iki rekat namaz kılmayı bilmesin mi canım” cümlesiyle açıklıyordu. Sonra kendisiyle çelişip “Zaten din dersi değil din kültürü dersi” cümlesini peşine iliştiriyordu. İşte darbe ürünü bu dersleri zorunlu olmakan çıkarmamak için atmadığı takla kalmadı darbe karşıtı(!) AKP’nin. AİHM kararına rağmen yan çizmeye, içeriğini acık değiştiriverebiliriz belki demeye başladılar. Şunu belirteyim ki temel dini bilgilerin yetkin kişiler tarafından oluşturulmuş müfredat ışığında öğrenilmesinde hiçbir sıkıntı görmüyorum. Hatta bunu şu anki Türkiye şartlarında bir ihtiyaç olarak görüyorum. Böyle bir ihtiyaçı gidermek için din derslerinin talep eden öğrencilere seçmeli olarak okutulması herkesin derdini çözer. Kimse şu an sahip olduğu bir haktan mahrum kalmış olmaz.

Türkiye’de kemikleşmiş bazı inanç sorunlarını çözmek kolay değil. Her ne sebeple olursa olsun yaratılmış bir kuşku ve endişe ortamı var. Bu sorunların giderilmesi için rahatlatılması ikna edilmesi gereken ciddi bir kitle var. Fakat Alevilerin problemleri öyle değil. Çünkü dile getirdikleri iki temel sorunun çözümünde arada çatlak sesler çıksa da toplumsal bazda bir muhalefet asla olmaz. Bu iki değişiklik kimseyi kendi yaşam tarzı konusunda endişeye sevk etmez. Haliyle şu iki basit değişiklik karşısında inatla direnen hükümetin demokratlığı, adeleti, vicdanı naylondur. Öyle sadece kendi ayağınıza basıldığında zıplamak marifet/erdem değildir. Zira bu kabiliyet hayvanlarda bile var.

|
0

Planör

Posted by Trevanian on 00:18 in ,

Geçen gün farkettim İsmail YK'nın bir şarkısının büyük kısmını bildiğin ezbere biliyorum. Ben bu şarkıyı nasıl ezberledim, ne kadar zamandır bu böyle bilmiyorum. Durumun bilincine daha yeni vardım. Her Allah'ın günü onlarca ucube kendilerine sanatçı/yazar/aydın/gazeteci/şair/müzisyen/sinemacı/eleştirmen sıfatlarını atfederek televizyon, radyo ve gazeteler başta olmak üzere türlü kanallar vasıtasıyla gözümüzün, kulağımızın ve beynimizin adeta ırzına geçiyor. O kadar kuvvetli ve çeşitli aygıtları kullanıyorlar ki kapıyı kapatsanız bacadan giriyorlar engel olamıyorsunuz. Ben olamamışım şahşen. Öte yandan bir de, popüler olma, cik cikli ünvanlarla anılma gibi kaygılara yabancı sadece kaliteli ürünler vermeye odaklanmış kaliteli insanlar var. ilk bahsettiğim güruhun koparttığı tantanadan ötürü çok zaman bu güzel insaların eserlerinden haberdar bile olamıyoruz ciddi bir kısmımız. Sessizce üretiyorlar ve pek çoğumuz o eserleri ıskalıyoruz, onlardan mahrum kalıyoruz.


Bu durum sinemada da böyle, müzikte de böyle, edebiyatta da böyle... İsmail YK'nın şarkısını ezbere bilen ben, "sepet sepet yumurta"yı bile aşamamış ama şair olduğunu iddia eden bir kamyon adamı bilen ben Mustafa Akar'ın adını bile duymamıştım birkaç gün önceye kadar. Şimdi ilk fırsatta Küçük Bir Gökada ve Tenezzül adlı kitaplarını edinmenin peşindeyim.

Planör

Sana uçak alamıyorsam Türkiye Ekonomisi kötü gidiyor demektir.

Ama düşün ve unut hemen şimdi, bisiklet ölüme inandırmaz insanı...

Sana uçak almak da istemem, motorların sesindeki aldatır bizi.

Kekeleyen acil iniş çağrısı, kesinkes devrimdir.

Yanlış durakta inmiş iki eski dost olabiliriz

Buysa..Çok güzel...

Odalara sığamazsak kardeşlik ne güne duruyor ?

Ürpermek, ebediyettir kaç buradan.

Şizofreni hırkaları dikiyor mühendisler son hızla.

Giyince unutuyorsun, bende kendimde birşey var sanırdım,

Bişey... Kaset kapaklarını şenlendiren "Sezen" resmi gibi ayıp...

Depresyon fırkası buna inanıyor,

Sonbaharla gelen melankoli üzülmeni istemiyor.

Sana saçlarını tara dersem, rüzgârda atlılar geliyodur.

Ay karanlıkta incecik ve çok acayip, deli olursun...

Benim suskunluğuma katılırsan bununda bir anlamı olur.

Ey! Çocukluğumdan kalma altıpatlarlar,

Ey! Atasözü söyleyen kadınlar birden yaşlanırlar.

Çıkta gel ! Kibirli ve çok kabahatli...

Yalnız yürürken yakışıklı, geberesiye hora tepmek isteyen ben,

Sen benle çıkart şu güzelliğini..Çok fazla…

Çok fazla! Kaldır at saçlarını sevilmek için, çıldırasıya kitap okumak için.

Alabildiğine yeryüzünün kardeşi avuçlarımdaki ter, bakışlarımdaki bozgun.

Sana sevgimi grafikle anlatacağım artık.

Unutulmak için bile üşeniyorum şimdilerde

Dünya resmen normal değil, bana inanma

Ama şuna inan

Aşağıdaki grafiğe bakan olayı anlayacaktır, diyorsa birileri

Tamam, hepimiz delirmişiz

Hepimiz başlığı yanlış okumuşuz demek ki

Pe sayısı, pi sayısı

Lan bana ne deme

Ör sen saçlarını

Uçakları yüksele yüksele

Batan bir dünyaya uzat yine de saçlarını

Eski karizmam yerine gelirse bir bilet alırız tek gidiş

Dönemezsek Türkiye Acıları Ansiklopedisinde bir madde verirler bize.

Biri esmerdi..Şair..

Birinin saçları uzamışta uzamış.

Karma ekonominin baş belası, iki anarşist yaşamış...


- Mustafa Akar-


|
4

KPSS Mağduru On Numara Vatandaş

Posted by Trevanian on 00:32 in ,
Lgs, sbs, öss, kpss derken ciddi sayıda vatandaşın heder olmasına şahitlik ettik hepimiz. Kendine zarar verenler, hastalık sahibi olanlar, psikolojisi bozulanlar , isyan edenler daha neler neler gördük. Fakat ben böylesini hiç görmemiştim ne yalan söyleyeyim.

Omuzları çekip derin bir nefes eşliğinde seri katil ses tonunda "on numara" deyişi, "tabii ya çalıştım gerekeni yaptım" derken ki sakinlik özgüven, "attım hafızaya" esnasında o ceketi çekmeler o agresiflik, "beyin bedava" derken o bilge tavırlar, "baktım karşıma çıktı yaptım, bu kadar" daki o rakibi küçümseme ve giderken muhabirin omzuna "bunlar bizim için mevzu değil" manasında ufak bir dokunuş. Tek kelimeyle mükemmel.



|
0

Neşet Usta

Posted by Trevanian on 01:17 in ,

Muharrem Ertaş'tan Anadolu'nun yetiştirdiği en büyük ozanlardan birisi olarak kabul edilir. Orta Anadolu "Bozlak" geleneğinin en önemli temsilcisi olduğu söylenir. Bir hocadan dinlediğime göre Japonya'dan müzkologlar gelip Muharrem Ertaş'ın müziğini akademik olarak incelemişler zamanında. Neşet Ertaş işte böyle bir babanın oğludur.

Her ne kadar Nil kızımız tanımasa da, TRT türkülerini anons ederken kendisinden "
merhum" diye bahsetse de Neşet Ertaş Türk halk müziğinin bir diğer dev ismidir ve ilerleyen yaşına rağmen hala konser verebilecek kadar sağlıklıdır. Acem Kızı, Zahidem, Ahirim sensin,Gönül dağı, Neredesin sen gibi türkülerinden birisi adını bilmeyenlerin bile kulağına bir yerlerde çalınmıştır.

Neşet Ertaş Kırşehir Abdallarındandır. Bu büyük ustanın Can Dündar tarafından hazırlanmış mütevazi bir belgesel filmi var. Youtube'da olması lazım meraklısı varsa bir göz atabilir. Belgesel çekimleri için doğduğu toprakları ziyaret ediyor Neşet Ertaş. Orada uzun süredir görmediği hemşehrileriyle sohbet ediyor. Belgeseli bitirirken de Abdallardan birisi Usta'nın huzurunda O'nun "Ah Yalan Dünya"sını şahane bir şekilde icra ediyor. Teknik donanım yok, stüdyo yok, orkestra yok. Üstüne üstlük Neşet Ertaş'ın önünde çalmanın baskısı var. Bu şartlarda böyle yalın ve içten bir performans takdire şayan. Bu meziyet genlerinde var demek ki.


|
0

Çakırcalı Efe

Posted by Trevanian on 20:47 in
Osmanlı, yegane üretim aracı toprak olan tipik bir tarım imparatorluğuydu. Toprak üzerindeki tüm mülkiyet hakkı padişaha aitti. Her aileye kendini geçindirecek ve devlete vergisini ödeyebilecek kadar toprak veriliyordu. Bu toprağın büyüklüğü, verime ve ailenin durumuna göre değişiyordu. Çok uzun seneler imparatorluğu taşıyan bu tımar sisteminin devletin zirve yaptığı Kanuni döneminde altı oyulmaya başladı. Sıcak paraya ihtiyacı olan devlet iltizam yöntemini getirdi. Devlet ileride toplayacağı vergileri peşin aldığı para karşılığında kişilere devrediyordu.


Alemdar Mustafa Paşa

Merkezi otoritenin zayıfladığı ve mültezimlerin giderek güçlendiği bir süreç sonunda Sened-i İttifak imzalandı. Âyanlarla imzalanan Senedi İttifak çokları tarafından Osmanlı'nın Magna Carta'sı denilerek özgürlükler ve ilerleme çerçevesinde ele alınır. Aslında bu anlaşma, fiili olarak çok büyük arazilerin kontrolünü ellerinde tutan, sayısı onbinlerle ifade edilen silahlı adam sahibi âyanların, toprak üzerinde mutlak mülkiyet sahibi olan padişahla giriştiği iktidar mücadelesinde zafere doğru atılmış önemli bir adımdır. Sened-i İttifakla eşrafın toprak üzerindeki fiili varlığı tanınmıştır. Bunun yanında Padişah II. Mahmud bir takım politik ve ekonomik yetkilerini âyan sınıfı ile paylaşmak durumunda kalmıştır. Bu sözleşmenin mimarı da Rusçuk Âyanı olan Sadrazam Alemdar Mustafa Paşa'dır.

Senedi İttifak'la topraklar üzerindeki fiili işgalini saraya kabul ettiren eşraf bununla yetinmek istemez. Her ne kadar üretimin kontrolünü ele alsalar da mülkiyet hukuki olarak hala padişahın elindeydi. Padişah ters düştüğü eşrafın mülkünü müsadere etme hakkına sahipti. Bu riski de ortadan kaldırmak lazım geliyordu. Bir başka âyan-bürokrat işbirliği devreye girdi. Osmanlı'nın en tartışmalı vezirlerinden Sadrazam Mustafa Reşit Paşa modernleşme, Batı'ya entegre olma adına hazırladığı, Tanzimat Fermanı olarak da bildiğimiz o meşhur Gülhane Hatt-ı Hümayunu'na "mal ve can güvenliğinin sağlanması" maddesini de sıkıştırdı. Böylece kulağa hoş gelen laflar eşliğinde padişahın müsadere hakkı kaldırıldı ve özel mülkiyete geçişte önemli bir kavşak geçilmiş oldu. Takip eden yıllarda yapılan düzenlemelerle özel mülkiyet edinmenin önünde hiçbir engel kalmadı. Yüzyıllara yayılan bir süreçte ilk olarak köylünün işlediği toprağın vergisi ağalar tarafından toplanır oldu. Akabinde toprağın fiili hakları ve kontrolü ağaların eline geçti. Son olarak da Gülhane Hatt-ı Hümayunu'yla fiili olarak sahiplendikleri bu toprakları hukuki olarak da mülklerine geçirmiş oldular. Âyan-bürokrat işbirliği uzun süren bir mücadelenin sonunda üretim araçlarının mülkiyetini ele geçirdiler. Bu sürecin tamamlanması 19. yüzyılın ortalarına denk gelir.

Toprak üzerindeki hakimiyetini her açıdan sağlamlaştıran eşraf köylü üzerindeki baskısını iyiden iyiye artırır. Kamu güçleride sıklıkla bu zulme göz yumar, yer yer ortak olur. İşte bu baskı ve haksızlık ortamında isyan bayrağını açan bazı köylüler çifti çubuğu bozup dağa çıkarlar. Bu şakilere Batı Anadolu'da Efe diyoruz biz. Bu çeçeveden bakıldığında efeliğin en yaygın olduğu dönemin 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın ilk çeyreği olmasının tesadüfi olmadığı anlaşılır.

Efe çetenin başıdır. Efenin emrindekilere kızan denir, zeybek denir, yaren denir yerine göre.Kanundan kaçan, askerden kaçan, hasmından kaçan, mağdur olup intikam peşinde koşan soluğu bu efelerin yanında alırmış zamanında. Cesurlukları kadar gaddarlıklarıyla da bilinen efelerin halktan neden yüksek derecede saygı ve hürmet gördüğünü anlamak için dönem şartlarını da göz önünde bulundurmak faydalıdır.

Astığı astık kestiği kestik ağalar karşısında ezilen, devlette sesini duyuramayan, duyursada karşılık göremeyen reayanın hakkını hukukunu kollayan bir tek efeler kalır. Halka eziyet eden bir ağanın evini basıp haddini bildirklerine dair hikayeler muhtemelen abartılarak dilden dile yayılır.


Diğer toprak sahipleriyle yaşanan arazi münakaşalarında yanına güçlü bir eşkiya alanın eli kuvvetlenir olur. Bu sebepten ağalar sık sık dağa çıkmış adamı kendine yakın tutmak için onlara para akıtırlar. Fakat Toprak ağalarının dümen suyuna girenler, fakir halkın elindeki üç kuruşa el uzatanlar, kadınların kızların namusuna ilişenler bir şekilde silinip giderler. Hayatta kalan daha mühimi akıllarda kalan, türkülerde yaşayan, adı bugüne ulaşan efelerden olamamışlardır bunlar.

Fakir fukaranın hakkını gözeten, ağalardan gasp ettikleri parayla gençleri evlendiren, başkasının hakkına el koyanı, namusuna ilişeni çok zaman acımasızca cezalandıran, mertlikleriyle düşmanlarının bile saygısını kazanan efelerse işledikleri onca cinayete ve suça rağmen halkın sevgisini kazanmışlardır. Bir döneme damgasına vuran bu efelerin belki de en meşhuru Çakırcalı Mehmet Efe'dir.



Çakırcalı Efe kitabında bir devre damgasını vuran Çakırcalı Mehmet Efe'nin hayat hikayesi anlatılıyor usta romancı Yaşar Kemal tarafından. Gazetecilik yıllarında başlayan ilgisi üzerine yaptığı araştırmalara, edindiği belglere ve o dönemi yaşamış, olayların bir parçası olmuş insanlarla yaptığı konuşmalara danayarak yazmış romanı.

Çakırcalı Mehmet Efe İzmir'in Ödemiş ilçesinin bir köyünde , aftan yararlanarak düze inmiş eski bir efe olan Çakırcalı Ahmet'in oğlu olarak dünyaya geliyor. Daha çocuk yaştayken babası aynı zamanda arkadaşı olan Hasan Çavuş tarafından hileyle öldürülüyor. Mehmet belli bir yaşa geldiğinde babasının eski dostu Hacı Eşkıya'dan at binmesini silah atmasını öğreniyor. Bir başka baba dostu Hacı Mustafa'da O'na çok yardım ediyor. Mehmet'in intikam peşine koşmasından korkan Hasan Çavuş Mehmet'in icabına bakmtanın yollarını arıyor. Üzerine faili meçhul bir suç yıkıp hapse tıkmaya çalışıyor. Böylece Çakırcalı Mehmet dağa çıkmak durumunda kalıyor. Önce babasının eski dostlarından dağı taşı, işin inceliklerini öğreniyor. Efeliğe başlayan Çakırcalı Mehmet çabukluğu, kıvrak zekası ve silah kullanmaktaki marifetiyle kısa sürede büyük nam salıyor. Daha ilk eyleminde kimsenin dokunamadığı bir ağanın evine gece baskını yapıp ondan aldığı 200 altınla girdiği ilk köyde evlenememiş kızlarla erkeklere pay eder, paralarını kaybetmenin öfkesiyle üzerine gelecek olan eşrafa karşı halkı yanına çekmesini iyi becerir. Takip eden süreçte Efe su gibi kan akıtır, dağlarda kendi adını kullanarak halka eziyet edenleri yakalayıp diri diri yakar, topladığı tüm parayı köylüye dağıttığından her ev kendi evi her köy kendi köyü gibidir. Dağlarda yörükler bir dediğini iki etmezler. Efe'yi takibe düşen Hasan Çavuş'u bir pusuda alt eder ve babasının intikamını almış olur.

İlerleyen zamanda git gide güçlenen Efe Osmanlı'nın başına bela olmuştur. Kim bir haksızlığa uğrasa soluğu Efe'nin yanında alır. Malı mülkü yağma olan, köylüye diş geçiremeyen, Efe'nin zoruyla köprü yaptıran, toprak dağıtan eşraf durumdan iyiden iyiye rahatsız olmuş ve memnuniyetsizliğini yüksek makamlara iletmiştir. Üzerine saldıkları herkesin hakkından gelen Çarkıcalı ile uzlaşmaya karar verir İzmir Valisi. Efe düze inmeye dünden razıdır. İstemeyerek itildiği eşkıyalıkta babasının intikamını da almıştır zaten. Padişah fermanıyla af ister. Silahını bırakmama, kızanlarını dağıtmama şartı koşar. II. Abdülhamit'ten ferman gelir. Efe düze iner. Düzde rahat bırakmazlar tekrar dağa çıkmak zorunda kalır. Bu böyle birkaç defa devam eder. Osmanlı af önerir Efe her seferinde daha ağır şartlar öne sürer sonra tekrar dağın yolunu tutmaya itilir. Çakırcalı yaklaşık 16 yılı bulan efeliğinde İzmir, Aydın, Manisa'dan Konya'ya kadar geniş bir bölgede hüküm sürer. Ağalarla, zaptiyelerle, kendiyle rekabet eden başka efelerle, öldürdüğü insanların akrabalarından oluşan çetelerle mücadele eder. 16 sene boyunca Osmanlı'nın en seçkin subaylarının başedemediği bu eşkıyanın ünü yurt dışında bile almış yürümüştür. Sadece yanındaki 5-10 kızanıyla dolaşan Efe 4bin-5bin zaptiyeyle kuşaltıdığı zamanlarda bile ağır kayıplar verdirerek çemberi yarıp kurtulmasını bilmiştir. Efe'yi alt edemedikleri için bakanlar, valiler değişir. Balkanlarda çetecilere karşı büyük zaferler kazanan komutanlar Çakırcalı'yla giriştikleri mücadelede halka saraya rezil olup pes ederler.



Yaşar Kemal romanda Çakırcalı Mehmet'in başından geçen olayları, evliliklerini, ikili ilişkilerini, taktiklerini, kişiliğini ve kişiliğinin geçirdiği evrimi detaylı şekilde hikaye etmiş. Bunu yaparken her zaman ki gibi çok zengin bir dil kullanmış. Roman eski bir eşkıyanın akıllara durgunlık veren hikayesini anlatmanın yanında dönemin sosyal yapısı, toplumun takabaları arasındaki illişkileri, bölgenin dağı taşı, kasabaları, ileri gelenleri hatta kılık kıyafeti ve etnik yapısı hakkında da fikir veriyor.

Bugün hepimizin bildiği İzmir'in Kavaklar'ı türküsü de Çakırcalı Efe'ye yakılmıştır. Bahsi geçen Çakıcı, Çakırcalı efe oluyor. Ben en çok Tolga Çandar'dan dinlemeyi severim.

http://fizy.com/s/1eltuy

Haydin selametle...

|
1

Gazetecilik ciddi bir iş(midir?)tir

Posted by Trevanian on 13:20 in , , , ,


Gazetecilerin dilinden mesleğin ciddiyetine ve önemine dair laflar eksik olmaz. Bu sözlerin hakkını verircesine, televizyonlarda asık surakları ve öfkeli ses tonlarıyla hararetli harertli tartışırlar. Basının yandaş ve karşıt olarak kutuplaştığı şu günlerde çalık ve doğan grubunun güçlü gazetelerinin köşe yazarlarına bir baksak referandum tartışması üzerinden birbirlerine nasıl yüklendiklerini görürüz.

Medyayla gazeteyle yukarıdaki erotik dergi kapağının ne alakası var , bu ne ciddiyetsizlik! demeyin. Oraya geliyorum ben de zaten.

Yukardaki dergi "Penthouse", 90lı yıllarda Türkiye'de satılan erotik bir yayın. Bulabildiğim en edepli kapakları yukardaki. Bu dergiyi kimler çıkartmıştır diye bana sorsalar, böyle etliye sütüye pek bulaşmayan, hayatı kafasına göre yaşayan Şahin K modelinde, belki O'ndan biraz daha çağdaş insanlar derdim. Demek ki fazla önyargılı olmamak lazımmış.

Bu müstesna derginin tepe kadrosuna bir göz atınca insanın ağzı açık kalıyor. Genel yayın yönetmeni Mehmet Yakup Yılmaz.Yazı işleri müdürü Emre Aköz. Yazarlara göz attığımızda Hıncal Uluç, İsmet Berkan isimleri dikkat çekiyor.

Mehmet Y. Yılmaz Radikal ve Millyet'in genel yayın yönetmenliğini yapmış halen de Hurriyet'de köşe yazan ( futbol konusunda da saçmalama kabiliyetine sahip) Doğan medyasının altın(!) çocuğu. İsmet Berkan Radikal'de genel yayın yönetmenliği de yapmış bir başka köşe yazanı. Emre Aköz Sabah Gazetesi'nin pek kıymetli, hükümet aşığı agresif liberal köşe yazanı. Mehmet Yakup'la ikisi ayrı dünyaların insanları olmuşlar artık, köşelerinden birbirlerine giydirmişlikleri bile var. Bunların içinde beni şaşırtmayan bir isim varsa O da Hıncal Uluç'tur. Bundan eksik kalsa şaşırdım yani.

Hıncalı bir köşeye koyarsak gün aşırı referandum, rejim, hükümet, siyaset kavgaları yapan adamların ettiğine bak. Bir olup erotik dergi çıkaran bu tayfanın arşivini (Yazı arşivi yanlış anlaşılmasın) üşenmeyip kurcalasak onlarca "kadın istirmarı yapılıyor, kadınları cinsel obje olarak görüyorlar, kadın metalaştırıldı azizim" temalı köşe yazına rastlayacağımıza eminim. Türkiye'deki köşe yazarlarının hali budur. Bir de kendi köşelerinde kendilerinden aydın diye bahseder bunlar. "Biz aydınlar.." diye başlarlar lafa.

Gazetelerin arka sayfa güzelleri ve internet sitelerindeki "
Alkolü fazla kaçırdı, Plajda sere serpe yakalandı" galerileri daha bir anlam kazandı gözümde. Neticede genel yayın yönetmenleri bile bu sektörün mutfağında yetişmiş insanlar. Asıl o fotoğrafları koymasalar ayıp olurmuş.

Emre Aköz o mutlu yılları bakın nasıl tatlı tatlı anlatıyor köşesinde. Buradan okuyabilirsiniz.

|

Copyright © 2009 BoŞ MuHaBBeT ; Hiçbir hakkı saklı gizli değildir, ortalık malıdır