0

Gelibolu - Taksim Hattı

Posted by Trevanian on 04:37


Bildiğiniz gibi Avustralya ve Yeni Zelanda vatandaşları her yıl 25 Nisan "Anzak Günü" sebebiyle Gelibolu'ya akın ediyor. Bizim gibi, Onlar da milli kimliklerinde önemli bir yapı taşı olarak görüyorlar Çanakkale Savaşı'nı. Törenler Anzak Koyu'nda ve Gelibolu'nun muhtelif yerlerinde düzenleniyor. Dünya'nın öbür ucundan binlerce insan bu törenlere iştirak ediyor her yıl. Çanakkale'ye büyük önem veren Türk toplumu olarak biz de önceleri sadece 18 Mart zamanı toplu ziyaretlerde bulunurken son yıllarda Anzak Günü dönemlerinde de organizasyonlar yapıyoruz.

Tarihin en kanlı kara savaşlarından birinin yaşandığı Gelibolu'da çarpışan Türkler ve Anzaclar gerginlik bir yana samimi bir dostluk havasında geçiriyor bu günü. Resmi olmayan rakamlara göre büyük kısmını Türklerin ve Anzakların oluşturduğu 500bin kişinin hayatını kaybettiği ve daha üzerinden 100 yıl bile geçmemiş olan bir savaşın ardından böyle bir fotoğrafın ortaya çıkması kolay olmasa gerek.
Gelibolu'daki çetin savaşta siperler çok yakındı, zaman kısıtlıydı, ölü sayısı çok fazlaydı. Haliyle yerli yabancı tüm mezarların büyük çoğunluğu semboliktir bugün. Şavaşa katılıp dönmeyenlerin isimleri anıtlarda, mezar taşlarında olsa da birçoğunun nerede can verdiği kesin olarak bilinemiyor. Mezarlık konusunda bunca kargaşaya rağmen evlatlarının bilmedikleri topraklarda yatmasını yadırgayan Anzak aileleri cenazelerin yurtlarına getirilmesi taleplerini dillendiriyorlar. İşte bu talep karşısında Atatürk 1934 yılında, Anzac ailelerine şu mektubu gönderip gönüllerine su serpiyor;

Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız... Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuştur...

Ezberden "Atatürk büyük adam!" deyip geçenlerin O'nun nasıl bir insan olduğunu anlamaya hiçbir zaman yaklaşamayacaklarını düşünüyorum. Çünkü bizzat dahil olup yara aldığı, emrindeki askerlerine ölmeyi emretmek zorunda kaldığı, ki bir asker için en zoru bu olsa gerek, bir savaşın ardından üzerinden daha 20 yıl geçmemişken bu sözleri sarfedebiliyor. Samimiyetle dile getirildiğinden muhattabında karşılık buluyor. İşte bugünkü sıcak havanın tohumları daha o günlerden Atatürk tarafından atılmıştır. Bu sözlerinde ve bakış açısında ne kadar samimi olduğunu anlamak için uzaklara bakmaya gerek yok. Atatürk en büyük savaşı kime karşı verdi? İngiliz destekli de olsa Yunan Ordusu'na. İşte o Atatürk, 1922 de büyük bozguna uğrattığı devletin başkabakanı Venizelos tarafından Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterilmiştir. Daha ilkokul yıllarında İzmir'de Yunan Bayrağı'nı çiğnemeyi nasıl reddettiğini öğrendik hepimiz. Ve yeri geldikçe haklı olarak övünmek ve Atatürk'ü övmek için dile getiririz bu olayı. Gelgelelim bu hikayelerin kafamızda o kadar yer etmediğini, sadece kuru bir malumattan ibaret olduğuna sıkça rastlarız.


Geçen gün böyle bir olaya daha şahit olduk. Malumunuz her 24 Nisan'da Ermeniler dünyanın çeşitli ülkelerinde gösteriler ve anma törenleri düzenliyorlar. Detayına inmeyelim ama varoluş gerekçelerini Türk düşmanlığı üzerine kurmuş kafatasçılar orada da var. Diasporanında etkisiyle her sene biraz daha sertleşen gösterilerde bu yıl Erivan'da Türk Bayrakları yakıldı. Bu bir avuç kin dolu, öfkeli, ırkçı kafanın marifetidir. Tasvip etmek veya kabul etmek mümkün değildir eyvallah. Fakat buna cevaben taksimde toplanıp Ermenistan Bayrağı yakmanın ne anlamı var? Bunu yapanların oradaki muhattaplarından farkı kalıyor mu? Dilinden Atatürk'ü düşürmeyen bir toplum olarak böyle tepki göstermememiz ilginç değil mi? Faydasız, ego tatmininden ibaret davranışlar bunlar. Ortamın gerilmesinin Türkiye'de yaşayan Ermeni yurttaşların tedirginliklerini artırmaktan başka bir halta yaradığı yok. Kendi huzurumuzu kaçırıyorsunuz o kadar. Yapmayın etmeyin kardeşim. Tepki mekanizmasından ibaretsiniz, etki yaratmak, inşaa etmek, üretmek derdiniz yok. Bak zerre kadar vatan millet sevginiz varsa, sadece insan ilgisi ve mesaisiyle halledilecek onlarca mesela, sahip çıkılacak onlarca insan var. Potansiyelinizi bu mecralara kanalize edin gözünüzü seveyim.

|
1

Herkese Benden Çay Şakir'e Yok!

Posted by Trevanian on 02:20

Sinan Çetin Türk sinemasının Sabri Sarıoğlu'sudur.

Sabri Sarıoğlu Ümit Milli Takımlar'daki üst performansıyla Galatasaray'ın geleceği ilan edilmiş, Hakan Şükür'le, Ergün Penbe'yle takım arkadaşlığı yapmış; Okan'la Emre'yle kıyaslanmaya başlamıştı. Sinan Çetin'de rahmetli Ziya Ökten'ile, Şerif Gören'le çalışmış genç yaşında Çiçek Abbas'ın yönetmenliğini yapmıştı.

Sabri 2oli yaşlarına gelmeden A takım kadrosuna girdiğinden Genç Sabri diye; Sinan Çetin de 30lu yaşlarına gelmeden Çiçek Abbas'taki başarısından ötürü Genç Yönetmen Sinan Çetin diye anılmaya başladı. Bu durum ikiside kadayıf kıvamına gelene kadar devam etti.

Sabri'nin futbolu ilerlemek bir yana yıl yıl inceden geriye giderken, Sinan Çetin'in yönetmenliği adeta Sabri'nin futbolculuğuna nazire yapıyordu.

Sabri futbolda Okan/Emre değil Recep Çetin yolunda ilerlerken bir yandan da gereksiz agrefis tavırları, tribün ve yönetim yalakalığı, itici demeçleriyle tüm futbolseverlerin antipatisini kazandı. Sinan Çetin ise Yavuz Turgul, Zeki Ökten hatta Yılmaz Güney'in izinde yeni yönetmen belkentisini boşa çıkarması bir yana bazen sistem mualifi, bazen liberal, bazen de çağdaş takılarak her dönemin iktidarıyla arasını iyi tuttu, hepsinin suyuna gitti, bir şekilde yolunu buldu ve dünyalığını fazlasıyla yapmış bir iş adamı olarak sinema severlerin tiksintisini kazandı.

Sabri uzunca süre futbol adına mevkisindeki çoğu sporcunun gerisinde olmasına rağmen fiziki problemleri olmadığı sürece Milli Takım kadrolarına bir şekilde dahil edildi. Sinan Çetin'de çok uzun yıllardır ortaya özgün ve kaliteli bir ürün koyamamasına rağmen hep mesleğin önde gelen ismi, duayeni muamelesi gördü.

Sonuç olarak Sabri'nin içerde oynanan Liverpool maçındaki performansını bile bir şekilde açıklayabiliyorum da Sinan Çetin'in Çiçek Abbas'ın yönetmeni olmasını bir yere koyamıyorum. Aklım, havsalam almıyor inanın. İçimden bu film senaryo Yavuz Turgul'un dehasının, başta Şener Şen ve İlyas salman olmak üzere figüranlara kadar tüm oyuncu kadrosunun üstün performansının ürünü Sinan Çetin'in etkisi ne ki? deyip kurtulmak geliyor ama ardınan bu pek ucuz bir yorum, azıcık topu taça atmak diye düşünüyorum.

|
0

Büyükşehir Çalışıyor

Posted by Trevanian on 01:20 in ,
(Balonlardaki yazıları okuyamadıysan resme tıkla, yok ben okuyorum diyorsan tebrik ederim bu şahin gözlerle F-16 pilotu bile olursun)

Penguen Dergisi'nden Cem Dinlenmiş'i yürekten, böbrekten, dalaktan tebrik ediyorum. Ahmet Misbah Demircan ve saz arkadaşlarının büyük rüyasını ustaca çizgiye dökmüş.

|
0

El Empleo

Posted by Trevanian on 03:08 in , ,
Birkaç ödül sahibi, animasyon türünde bir kısa film El Empleo. Türkçesi "İş". Arjantinli yönetmen Santiago Grasso'nun elinden çıkmış. Kısa filme uzun uzun laflar etmenin alemi yok. Eleştiride bu kadar yaratıcı, ifade biçimi bu kadar vurucu başka bir kısa filme denk gelmedim.



|
2

Emek'e İlişmeyin

Posted by Trevanian on 14:54 in

Gözünün üstüne kaşın var diyerek önüne gelene bombalar yağdıran ABD ve yancılarının onlarca yıldır kendilerine arıza çıkartan İran'a kuru tehdit savurmaktan öteye gidemeyişini; Orta Doğu uzmanları sık sık şöyle izah ederler: "İran, Irak gibi Osmanlı'nın dört eyaletinin birleştirilmesiyle oluşturulmuş, millet bilincinden yoksun, toplama bir ülke değildir. Bilakis İran toplumu bin yıl önce yazılan eselerini on yaşındaki çocukların bile okuyabildiği, Sadi ve Hafız gibi büyük şahsiyetleri yetiştirmiş, Tahran, Meşhed, Şiraz gibi şehirler kurmuş, Selçuklu'ya Bizans'a yön vermiş zengin ve köklü bir kültürün mirascısı, özgüveni yüksek bir toplumdur. Onların kahramanları ABD nin Süpermen'i, Spiderman'i gibi karikatür karakterler değil Rüstem'dir. Haliyle İran'a asker sokmak Irak'a asker sokmaya benzemez! "

İran'ın gücünü tanımlanırken asker sayısından, füze teknolojisinden, savunma stratejisinden bahsedilmiyor. Bu tarif bize şunu anlatır. Toplumları güçlü yapan; insan kalabalığını toplum yapan şeyler şehri, mimarisi, sanatı, edebiyatı, tarihi, dili, inanç ve ahlak anlayışı, mitolojisi, toplumsal hafızası, ortak değerleri ve kültürel mirasıdır. Bunların güçlü, köklü, zengin ve özgün olduğu ölçüde toplumlar güçlüdür.

Sanayileşmesini tamamlayan Batılı ilk hedef olarak çarkı döndürecek sömürge arar. Hiçbir ülkeye de biz sizi soyup soğana çevirmek, iliğinizi kemiğinizi sömürmek, demirinizi, kömürünüzü, petrolünüzü kurutmak için geldik diye gitmezler. Irak'a demokrasi götürmek için gittikleri gibi kendi kendine medenileşemeyen bu "geri kalmış" toplumlara el verip gerekirse ikinci vitese alıp vurdurarak biraz "ilerletmek" için giderler hep. Gittikleri yerlerde de yerli yarı aydınların Modernleşme, Medeniyete ayak uydurma, ilerleme düsturuyla dayattığı Batılı reçetelerin uygulanmalarıyla o toplumun yaşam tarzı, giyim kuşamı, tüketim alışkanlıkları, şehirleri, meydanları, sanatı hatta dili alt üst ederler yani onları "güçlü" yapan kalelerbir bir teslim alırlar. Sonuç itibariyle sömürge toplum medeniyet olarak bir adım ileriye gidemediği gibi bozuk Fransızca, İngilizceleriyle, özgüveni tarumar olmuş, aşağılık kompleksli, özenti, üretmeyen, işletmeyen, elindeki avucundakini avrupadakilere benzer yerlerde avrupalıların istediği gibi tüketen, kuvvetsiz, güvensiz bir insan yığınına evrilir. Medenileşemese de Diesel kot pantolonu, Nike spor ayakkabısıyla, Mc Donalds'ıyla ve elinde Coca Cola içeceğiyle bir miktar batılı modern insan prototipine benzemeyi kar sayar. Bu yığın her türlü sömürüye ve suistimale açık, dirençsiz bir kitledir artık.

Şüphesiz bu süreç her ülkede farklı dinamiklerle, farklı hızlarda farklı biçimlerde işliyor. Fakat metodoloji Kuzey Afrika'da da, Orta Afrika'da da , Orta Doğu'da da benzer. Değişim, dönüşüm ve ilerleme adı altında yürütülen bu işgale mutaassıp ve katı olarak tarif edilen İslami geçmişi olan sağ siyasi partilerin direnç göstermesini bekleriz doğal olarak. Türkiye'yi yedi yıldır yöneten AK Parti'ye karşı muhalefet "Din eksenli, muhafazakar, AB karşıtı ve gerici" oldukları tezi üzerine inşaa edildi. Bu tez doğru Türkiye'de iktidarlardan bile kof muhalefetlerin olduğunun bir başka kanıtıdır bu durum. Çünkü geçtiğimiz yedi yılda gördük ki bunlar bırakın düzen karşıtı olmayı, düzenin bayraktarlığını yapmış, Türkiye'de bir koşuysa kapitalizm onun en güzel yüz metresini koşmuştur. Keşke diyorum samimiyetle, keşke AK Parti gerçekten "gerici, bağnaz, tutucu, değişime, ilerlemeye karşı" bir odak olsaydı. İnanıyorum ki şundan daha kötüsü olmazdı. Konuşmaların arasına "Allah'ın izniyle, İnşallah, Bismillah, Hamdolsun" sözleri serpiştirilmekle islami bir bakış açısına sahip olunmaz. Hiçbir İslami ekonomi yorumu size "Bakkal amca devri bitti devir süper market devri" cümlesi kurdurmaz. Bu bakış açısı katıksız serbest piyasacı, tekelci, rekabetçi, sömürgeci kapitalist kafanın ürünüdür. AK Parti'nin tipik bir düzen partisi olduğu, tüban, imam-hatip gibi sembolik birkaç konu dışında islami bir derinliği olmadığı aşikardır. Bu münfarit olarak bir bakanın, parti başkanının, kanaat önderinin duruşu değil doğrudan hareketin karekteridir. Haliyle AK Parti'nin (istisnaları bir kenara bırakırsak) belediyelicilik anlayışına da bu pencereden bakmak, bu açıdan değerlendirmek lazım.

(Peşin peşin şunu belirteyim ki şu ankinin herhangi bir eski yönetimden daha iyi olması beni ilgilendirmez. "Şu varken şöyleydi bak şimdi en azından daha iyi" demeyin zira benim nazarımda kıymeti yok. Çünkü, misal ben Topbaş'a sallamak Kılıçdaroğlu gelse daha iyiydi demek değildir. Kılıçdaroğlu'ndan, Karayalçın'dan iyi olmak kimseyi aklamaz.) Ankara ve İstanbul Büyükşehir Belediyeleri'ni üst üste kazandı son seçimlerde AK Parti. Üç dönemdir Ankara belediye başkanı Melih Gökçek. Başkentin hali ortada. Şehir'de bir albeni, bir ruh, bir karakter yok.

Ankara'nın tarihi zaten Cumhuriyet'le başlar desek yeridir, arkası Hititler'e kadar bom boş diyorlar. Yani nerdeyse sıfırdan imal edilen bu şehrin daha farklı kurulması pek de mümkün değil diye ekliyorlar. Peki İstanbul'u ne yapacağız?

İstanbul'un lafta değerlerine sadık, muhafazakar, dindar, geçmişini reddetmeyen hatta Osmanlı'yı dilinden düşürmeyen Belediye Başkanları ne hale getirdilier şehri. Müslüman Muhafazakar dediğin adamdan böyle "Mall, City" diye biten alışveriş merkezlerine sempatiyle bakmasını beklemeyiz değil mi? Neticede içinde sakallı hacı amcalar, başı kapalı teyzeler dolaşmıyor bunların. Belli başlı alışveriş merkezi olarak Anadolu yakasında Capitol , Avurupa tarafında Akmerkez vardı eskiden. 2000 li yıllarda her biri, bir öncekinden daha büyük, daha lüks, daha debedebeli alışveriş merkezlerini peşi sıra dikiverdiler İstanbul'a. Levent'e önce Metrocity dikildi yetmedi, tüm itirazlara rağmen, Kanyon'u kondurdular dibine. Zaten bela olan trafik iyice piç oldu. Mecidiyeköy'e büyük tantanayla Profilo dikildi , peşi sıra devasa Cevahir açıldı tüm havası söndü. Kadıköy'de Tepe Natulius, İstinye'de İstinye Park, Optimum, Aymerkez derken adım attığımız yer AVM oldu. Belediyelerin, İETT arazisi olmalarından dolayı şehrin göbeğinde boş kalan büyük arazileri AVM dikmek üzere kodamanlara tahsis etmesini hangi muhafazakar görüşle açıklayabiliriz? Muhalefetimiz de bu araziler sadece Arap Şeyhleri'ne pazarlandığında seslerini yükselttiler. Dertleri o yapıların dikilmesi değil sahiplerinin Arap olmasıydı sadece.

Bizi biz yapan, kişiliğimizi şekillendiren, karakterimizi belirleyen, paradigmalarımızı yaratan olgulardan birisidir şehir. Yetiştiğimiz aile kadar, aldığımız eğitim kadar kimliğimizde pay sahibidir. Şimdi bakalım "güzel ahlak sahibi, namuslu ve karakterli" nesiller yetiştirmek istediklerini söyleyen muhafazakar demokrat belediyelerimizin faaliyetlerine. Akşamdan sabaha "Mall"lar dikiyorlar ve bunların Balkanlar'ın, Avrupa'nın, Ortadoğu'nun veya bilmem nerenin "en büyüğü" olmasıyla övünüyorlar. Kentsel dönüşüm, ıvırsal zıvır diyerek şehrin güzel yerlerini yurt edinmiş istenmeyen tüyleri! şehrin mümkün olduğunca dışına en azından dönüşecek mekanın uzağına sürmenin afilli yollarını arıyorlar. Modernizm adına dikilen şekilsiz, çirkin, yüksek binalara kaçak bile olsalar kitabına uydurup ruhsak, yasal zemin ayarlıyorlar. Kültürel faaliyeti Tarkan'a Taksim'de konser verdirmek sanıyorlar. Yunus Emre'nin adını 14 Şubat'la beraber anma densizliğini gösteriyorlar. Şehri bir otopartklar, mallar, plazalar,yüksek tek tip estetik yoksunu binalar, alt üst geçitler, 15 günde sökeleceği belli olsa da her yıl milyonlar harcanıp ithal edilen yabancı oldukları her hallerinden belli emanet duruşlu laleler, seçkinlerin ikamet ettiği nezih semtler ve onlara hizmet edenlerin yaşadığı gettolar şeklinde eviriyorlar. Çocuklara oynayacak sokak, meydan, yetişkinlere anı, hatıra bırakmıyorlar. Buldukları her boş metrekareyi anında dolara çevirmenin yollarını arıyorlar. Kışın insanlar sokaklarda donarak can verirken milyon dolarları dolaylı yollardan, maçlarını ortalama 13.78 kişinin izlediği takımın futbolcularına aktarıyorlar. Şimdi bu şehir mi üretecek güzel ahlaklı, kişilikli, karakterli nesilleri?

Beyoğlu Belediyesi de Büyükşehir Belediyesi gibi tüccar kafalı, görevi güçlü adamlarına rantları kimseyi kızdırmadan ve yasaya uygun biçimde pay etmek olan başkanlar tarafından yönetiliyor. Bunun tartışılacak bir yanı yok. Bu sebepledir ki şehrin ruhu, tarihi dokusu, sokakları, hikayeleri, mahalleleri, kahvehaneleri onların umurunda değil. Arada göstermelik iki şov yaparlar bir yalı restore ederler hepsi o kadar. O yüzdendir ki Emek Sineması'nın yıkılacağı haberine zerre kadar şaşırmadım.

Emek Sineması festivallerden bildiğimiz, Yeşil Çam sokağında tarihi mütevazi bir sinema. 1924 yılında Melek adıyla kurulmuş. Binası daha da eski, 1884 yılında dikilmiş. Mülkiyeti kamuya ait. Kontrolü de tabi kamu adına erki elinde bulunduranlara. Hepimizin malı olan Emek Sineması uzun yıllardır İstanbul Film festivaline ev sahipliği yapıyor. Mazisi var, tılsımı var, kendine has bir havası var. Emek Sineması İstanbul ve Beyoğlu için bir değerdir bir semboldür. İstanbul sakinlerinin hayatında, hatıralarında yeri vardır. Yeşilçam sokağından geçerken Emek sinemasının yerinde moloz yığınları görmek bizim maneviyatımızı zedeler, ruhumuzu sıkar. Beton yığınlarını şehir yapan, bireyle şehir arasında bağ kurduran Emek gibi yerlerdir. Şimdi modernleşmek adı altında Emek'i yıkıp yerine başka bir "City, Park" dikmek istiyorlar. Çünkü adamların tek motivasyonu karın maksimizasyonu. Kararı İmzalayan belediye başkanı ambalajda muhazakar Ahmet Misbah Demircan, kültür bakanı sol kökenli Ertuğrul Günay. Bunlar solcu/tutucu görünümlü kodaman dostlarıdır. Bunlar düpedüz doğan görünümlü şahindirler. İçinde bulunduğumuz yıl itibariyle Avrupa Kültür Başkenti olan İstanbul'un Cumhuriyet döneminin simge haline gelmiş sinema salonu Emek ,sosyal demokrat kültür bakanı ve muhafazakar belediye başkanı tarafından elbirliğiyle yıktırılmaya çalışılıyor. Kültür başkenti etkinliği olarak da popçu bozuntularına meydanda şarkı söylettiriliyor. Fıkra gibi, şaka gibi. Yapılan planlara göre Emek Sineması'nında içinde bulunduğu alan yıkılacak ve yerine bir AVM yapılacak. Ama tarihi dokuyu korumak adına ön cephesi buranın eski hali gibi olacak, en üst katta da Emek'in bire bir kopyası sinema yapılacak. Adı da gene Emek Sineması olacak. Böylece partiye yakın bir kısım iş adamları voleyi vururken Beyoğlu'da modern bir alışveriş merkezi kazanmış olacak.

Çıkıpta Almanya'da şöyle yapıyorlar, Fransa'da da böyle yapıyorlar dünyanın gerçeği bu romtantik romantik konuşmayın diyen dalkavuklar çıkacaktır. Birincisi Batı'nın Paris, Londra gibi bayrak kentleri birer açık hava müzesi gibi. Bırakın sembol yapıları yıkmayı tarihi dokuyu korumak adına yanındaki boş araziye bile AVM yaptırmazlar. Herşey bir yana bana ne kardeşim İngiltere'den, Zimbabwe'den, Uruguay'dan? Onlar ne yaparlarsa yapsınlar, biz sinemamız, çeşmemiz, camimiz, kilisemiz, otobüs durağımız yerinde dursun istiyoruz. Elin yaptığından bize ne?

Gözlerim bir yandan kültür karıncalarını arıyor. Ota boka değerlerimiz yozlaştırılıyor, değerlerimiz zarar görüyor diye karşı çıkan, işi adam tartaklamaya kadar götüren karıncaları. Sağda solda kültürel değer nutukları atacağınıza bir işin ucundan tutun. Emek için ufak bir emek harcayarak başlayabilirsiniz mesela.

Kısaca derim ki Emek semboldür. Yoksa alt tarafı bir tane sinemadır. Olmaması dünyanın sonu değil ama müslüman demokrat görünümlü kapitalistlerin İstanbul'u piyasa adına teslim alma sembolüdür. Böyle böyle adım adım mahvedekler, içine ettiler zaten yeterince ama iyice tanınmaz hale getirecekler. Ve bir sabah uyanacağız ki Nedim'in İstanbul Kasidesi'nde bahsettiği şehirden eser kalmamış. Teslim olmayın vermeyin şehrinizi. Ahmed Misbah kim ki? Sesiniz gür çıkarsa kılına dokunamaz binanın. Çıkmazsa sonumuz tutunduğu tüm dallar kesilmiş, köküne kibrit suyu çakılmış, şehri talan edilmiş, aciz, ezik, özenti, sığ bir sömürge vatandaşına dönüşmektir. Biz dönüşmesek bizden sonrakiler dönüşür. Hani şu kellere şampuan satan reklamda diyorlar ya : Bir günde olmaz ama bir gün olur.


|
0

Gerçek ve Kurgu

Posted by Trevanian on 06:31 in ,

Alev Alatlı zevkle ve ilgiyle okuduğum bir yazar. Mark Twain'in şu harika vecizesine de O'nun bir kitabında denk gelmiştim. "Gerçek, Kurgu'dan daha acayiptir, çünkü Kurgu, olabilirlikleri gözetmek durumundadır; Gerçek'in öyle bir zorunluluğu yoktur." Ne kadar doğru değil mi? Kurgu ne kadar sıra dışı olursa olsun en nihayetinde yaratıcı bir zihinle/zihinlerle sınırlı bir ihtimaller dairesinin ürünüdür. Kurgu bir şekilde sınırlanmış bir kümenin elemanıdır; Gerçek ise sadece oluverir. Tarihin tozlu sayfalarını biraz kurcaladığımızda Gerçek'in Kurgu'dan daha acayip bir davranış sergilediğine defalarla rastlıyoruz. İçinde bulunduğumuz gün de öyle bir gün.

Çok partili siyasi tarihimiz aynı zamanda bir darbeler tarihi gibidir. Kimisi perde arkasında kalmış, kimi başbakan asmış, kimi cuvallamış kendi başını yemiş darbe girişimleri tarihi... Bu darbelerin ve darbe teşebbüslerinin herbirinin kendine has özellikeri vardır.
"Emir komuta zincirinde gerçekleşen ilk darbe" diye tanımlarlar 12 Mart 1971 darbesini. Farklı görüş ve akımlardan yakın tarih okuması yaptığımızda şu ortak bilgiye ulaşıyoruz ki fikri önderliğini o dönemgençler ve üniversiteliler üzerinde müthiş etkili olan Mihri Belli'nin yaptığı Milli Demokratik Devrimciler Asker eliyle gerçekleşecek bir sosyalist devrime inanıyordu. Hem Aybar hem de Boran, Mihri Belli gibi düşünmüyordu ve TİP de kontrolü O'na hiç kaptırmadılar. Ama genç subaylar önderliğinde gerçekleşecek devrime inanan Milli Demokratik Devrimcilerin eli kolu çok yerlere uzanmıştı ve sol kesimin bir kısmında askeri darbe(devrim diyor onlar) beklentisi oluşmuştu. Bir takım gazetecilerin ısıtıp ısıtıp servis ettikleri "Genç Subaylar Rahatsız" manşetlerinin ve buna tepki olarak oluşan "Genç siviller" hareketinin isim babaları MDD cilerdir dersek yanlış yapmış olmayız. Aslında 9 Mart 1971 de MDD ci bir cunta başarısız bir darbe girişiminde bulunmuştu. İstihbaratla önlenen bir girişimindi bu ve bulaştığı tesbit edilen komutanlar direk emekliye sevk edildi. Aradan birkaç gün geçtikten sonra 12 Mart 1971 Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları imzalı meşhur muhtıra yayımlandı. Bu muhtırayla meclis feshedilmedi fakat hükümet değişti, yargı askerin kontrolüne geçti.

Genç subaylar önderliğinde devrim hayali kuran ve bu darbeyi o darbe sanan sol tandanslı çok yazar ilkin 12 Mart'a arka çıktı. Doğan Avcıoğlu'nun hatta sonradan yanlış yaptığını ifade eden Uğur Mumcu'nun o dönem siyasileri kalaylayan ve cuntaya selam eden yazıları ortadadır. Fakat bu yazarlar darbenin sol gösterip sağ vuracağının farkına geç vardılar. Gerçekten de 12 Mart'ın çilesini en çok çeken solcular oldu. Ve final gözü dönmüş bir sıkı yönetim hakiminin verdiği insaf/vicdan/adalet/hukuk yoksunu idam kararlarıyla yapıldı. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'ın davalarına on yıl önce başka bir darbeyle katledilen Menderes ve arkadaşlarının rövanşı gözüyle bakan bir hakim düşünün. Hani "
Et kokarsa tuz var ama tuz kokarsa ne var?" derler ya öyle bir durum işte. Kokan tuz üç genci komünist oldukları için tez elden idama gönderdi.

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını darağacına yollayan Sıkı Yönetim Mahkemesi Başkanı Tuğgeneral Ali Elverdi idi. Gerçek kurgu ilişkisiyle başladık ya lafa. Şimdi düşününki çekilen bir filmde Deniz Gezmiş'in kalemini kıran hakim boğularak can vermiş olsun. Öyle şey mi olur kardeşim, onun olma ihtimali milyonda bir, biraz gerçekci bir son olsaydı daha iyi olurdu falan deriz değil mi? Kurguda olabilirlikleri göz önününde bulundururuz çünkü. Ama gerçeğin öyle bir zorunluluğu yokmuş gerçekten. Ali Elverdi dün "
yediği yemeğin nefes borusuna kaçması nedeniyle solunum yetmezliği" sonucu can verdi. İster ilahi adalet deyin, ister bu saatten sonra gelen adaletten nolur deyin, ister tabiat ananın gazabı deyin, ister sadece tesadüf deyin, ister ölenin arkasından konuşma it herif deyin, ister başka bir şey...


Gerçek olan bir şey var ki husumetle, intikam duygularıyla, adaletten insaftan yoksun hırslarla alınan kararların kimseye faydası olmuyor. Tam aksine toplumumuzun vicdanında kapanması zor yaralar açıyor. Düşünün ki bu memlekette Adnan Menderes'i astılar bugün Hava Alanları'na adını veriyoruz, siyasi mirascısı olabilmek için millet birbirini yiyor ; "Ölürken bile komünizm propagandası yapmak" suçundan üç gencin canını aldılar bugün TKP yasal bir parti olarak siyaset yapıyor; sırf Kürtçe konuştukları ve Kürtüm dedikleri için insanlar işkencelerden geçirildi bugün devlet kendi eliyle TRT 6 yı kuruyor. Örnekleri onlarca alanda çoğaltmak mümkün. Hiçbirşey yapmasak zaten er geç kendiliğimizden ölüp gidiyoruz. İskender'e Cengiz Han'a kalmamış dünyada neyi paylaşamıyoruz niye birbirimizi gırtlaklıyoruz kardeşlerim?

|
0

Güreşte 3 Madalya

Posted by Trevanian on 05:03 in , ,
Spor medyasının lokomotifi tartışmasız futboldur. Lokomotiflikten de öte aslında spor basını hemen hemen üç büyüklerin haberlerinden ibaret bir futbol basınıdır. En çok satan gazetelerimizde bile Anadolu'daki futbol takımlarına bir sayfa ve dünyadaki diğer tüm spor gelişmelerine yarım sayfa ayrılır. Blog camiasında da durum pek farklı değil. Her ne kadar blogların spor basınına alternatif olduğu dillendirilse de "futbol basınına" alternatif olabileceklerini söylemek daha doğru olur. Kopyala yapıştır yaptıkları kuralları bile okuyup anlamaktan aciz, Bilica'nın açtığı artezyen kuyusundan ötürü Fenerbahçe'nin hükmen mağlup edilmesi gerektiğini sanan futbol blogcularına rağmen bunun gerçekleşmesi hayal değil. Diğer branşlarda misal basketbolda, voleybolda kaliteli blogları var mı? Evet var ama alternatif olabilecekleri bir voleybol basını hatta basketbol basını yok malesef.

Lafı ata sporumuza getirmek için debeleniyorum. Milli spor olarak gördüğümüz bir branş güreş. O da minder güreşi değil özünde yağlı güreş. Fakat milli ve kültürel değerleri konusunda son derece hassas olduğunu defalarca(!) ispatlayan necip milletimiz Kırkpınar'ı yavaş yavaş yalnızlığa terk ediyor. Eşcinsellerin yağlı güreşe ilgisi 70 milyonun ilgisinden daha fazla olacak gibi önümüzdeki yıllarda. Laf aramızda "Puan almak" deyimi
bile artık bambaşka manalarda kullanılmaya başlandı. Yağlı güreş bile bu haldeyken minder güreşine bir ilgi beklemek hayalcilik olur. Dün de derbi maçı vardı ve en iyi ihtimalle Çarşamba gününe kadar spor(!) gündemimiz belli. Spordan mümkün olduğunca uzak durmaya çalışmama rağmen üç beş kişiyle de olsa güreşteki şu başarıyı paylaşayım istiyorum.

Bakü'de düzenlenen Avrupa Grekoromen Güreş Şampiyonası'ndan güreşçilerimiz Nazmi Avluca ve Rıza Kayaalp altın ve Cenk İldem broz madalyayla döndü. En başarılı olduğu iki branşa (Halter ve Güreş) bu kadar ilgisiz başka bir ülke halkı ve medyası var mıdır acaba? Bunu eleştiri olarak da almayın gerçekten ilginç geliyor bana. Türkiye Cumhuriyet'nin tüm zamanlarının en başarılı sporcusu sanırım Naim Süleymanoğlu'dur. Bu yaşayan efsane herhangi bir şehrin sokaklarında dolaşsa tanıyan hürmet eden kaç kişi çıkar diye merak ediyorum. Bu madalyalı sporcularımızda yurda döndüklerinde muhtemelen geçim derdine düşecek ve belki de Anadolu'nun ücra bir ilçesine beden eğitimi öğretmeni olarak atanma hayaliyle yaşayacaklar. Hangi alanda olursa olsun Kıta'nın en tepesinde yer almak çok çok büyük bir başarıdır. Bu üç sporcumuzu başarılarınızdan ötürü tebrik ediyorum. Siz bizim ilgisizliğimize aldırmayın, toplayın madalyaları. Er geç kıymetinizi bilen bir nesil gelir.

|

Copyright © 2009 BoŞ MuHaBBeT ; Hiçbir hakkı saklı gizli değildir, ortalık malıdır