0

Güreşte 3 Madalya

Posted by Trevanian on 05:03 in , ,
Spor medyasının lokomotifi tartışmasız futboldur. Lokomotiflikten de öte aslında spor basını hemen hemen üç büyüklerin haberlerinden ibaret bir futbol basınıdır. En çok satan gazetelerimizde bile Anadolu'daki futbol takımlarına bir sayfa ve dünyadaki diğer tüm spor gelişmelerine yarım sayfa ayrılır. Blog camiasında da durum pek farklı değil. Her ne kadar blogların spor basınına alternatif olduğu dillendirilse de "futbol basınına" alternatif olabileceklerini söylemek daha doğru olur. Kopyala yapıştır yaptıkları kuralları bile okuyup anlamaktan aciz, Bilica'nın açtığı artezyen kuyusundan ötürü Fenerbahçe'nin hükmen mağlup edilmesi gerektiğini sanan futbol blogcularına rağmen bunun gerçekleşmesi hayal değil. Diğer branşlarda misal basketbolda, voleybolda kaliteli blogları var mı? Evet var ama alternatif olabilecekleri bir voleybol basını hatta basketbol basını yok malesef.

Lafı ata sporumuza getirmek için debeleniyorum. Milli spor olarak gördüğümüz bir branş güreş. O da minder güreşi değil özünde yağlı güreş. Fakat milli ve kültürel değerleri konusunda son derece hassas olduğunu defalarca(!) ispatlayan necip milletimiz Kırkpınar'ı yavaş yavaş yalnızlığa terk ediyor. Eşcinsellerin yağlı güreşe ilgisi 70 milyonun ilgisinden daha fazla olacak gibi önümüzdeki yıllarda. Laf aramızda "Puan almak" deyimi
bile artık bambaşka manalarda kullanılmaya başlandı. Yağlı güreş bile bu haldeyken minder güreşine bir ilgi beklemek hayalcilik olur. Dün de derbi maçı vardı ve en iyi ihtimalle Çarşamba gününe kadar spor(!) gündemimiz belli. Spordan mümkün olduğunca uzak durmaya çalışmama rağmen üç beş kişiyle de olsa güreşteki şu başarıyı paylaşayım istiyorum.

Bakü'de düzenlenen Avrupa Grekoromen Güreş Şampiyonası'ndan güreşçilerimiz Nazmi Avluca ve Rıza Kayaalp altın ve Cenk İldem broz madalyayla döndü. En başarılı olduğu iki branşa (Halter ve Güreş) bu kadar ilgisiz başka bir ülke halkı ve medyası var mıdır acaba? Bunu eleştiri olarak da almayın gerçekten ilginç geliyor bana. Türkiye Cumhuriyet'nin tüm zamanlarının en başarılı sporcusu sanırım Naim Süleymanoğlu'dur. Bu yaşayan efsane herhangi bir şehrin sokaklarında dolaşsa tanıyan hürmet eden kaç kişi çıkar diye merak ediyorum. Bu madalyalı sporcularımızda yurda döndüklerinde muhtemelen geçim derdine düşecek ve belki de Anadolu'nun ücra bir ilçesine beden eğitimi öğretmeni olarak atanma hayaliyle yaşayacaklar. Hangi alanda olursa olsun Kıta'nın en tepesinde yer almak çok çok büyük bir başarıdır. Bu üç sporcumuzu başarılarınızdan ötürü tebrik ediyorum. Siz bizim ilgisizliğimize aldırmayın, toplayın madalyaları. Er geç kıymetinizi bilen bir nesil gelir.

|
3

Eyjafjalla Jökull

Posted by Trevanian on 02:33 in

Haberlerde "İzlanda da yanardağ patladı" şeklinde şeklinde rastgeldim hep. Adını veren de vardır belki ama benim okuduklarım bu şekildeydi. Halbuki yanardağ dediğin, hele hele de aktifse, namını ismiyle yapar. Hiç Etna için Vezüv için "İtalya'da bir yanardağ" diye bahsedildiğine rastladınız mı? Ben rastlamadım. Peki niye bu dağın adı anılmıyordu ?

Sherlock Holmes ciddiyetiyle olayın peşine düştüm. İşin perde arkasında "Solskjaer" sendromu varmış meğer. Slavların bazı sesli harf düşamı isimlerini telaffuz etmek işkencedir. Tymoshchuck dan Bescastnykh den az çekmedik futbolseverler olarak. Bu Slavlardan daha beteri varsa onlar da Kuzey Avrupa memleketleridir. Manchester United'ın zamanında Shearer'ı alamadıktan sonra sessiz sedasız getirdiği Norveçli Ole Gunner Solskjaer , Semih Şentürk'ten bile daha sabırlı süper yedek arkadaşımızdı. On sene kadar Solskjaer'in maçlarını izledim fakat hala adının doğru telaffuzunu bilmiyorum. Solskayer, Solsjer, Solsyer, Solsjaer gibi spiker söylemlerine şahit oldum ama hangisi doğru veya bunların dışında bambaşka bir telaffuzu mu var bilmiyorum. Aklıma şimdi geldi bak bu bunalımın bir benzerini de Viceroy marka sigarayı tüttürenlerde görüyorum. İlginç telaffuzlarıyla bakkalı çakkalı kasiyeri zor durumlara düşürüyorlar.

Velhasıl kelam "İzlanda da bir yanardağ" diye geçiştirilişinin nedeni adının Eyjafjalla Jökull olması imiş. Telaffuz için gözüme kestirdim ilkin ama doğrusunu dinleyince vazgeçtim. Şöyle okunuyormuş Eyjafjalla Jökull . Yazması da söylemesi de dert yani.

Son sözüm dünya halklarına. Dağınıza,taşınıza, denizinize, oğlunuza, kızınıza efendi gibi Toros, Himayala, Alp, Hans, Jack, Ali, Alex benzeri isimler verin kardeşim. Bizi komik hallere düşürmeye kimsenin hakkı yok.


|
0

İşte bu

Posted by Trevanian on 01:05 in
Siyasetin ciddi bir iş olduğunu, ağızdan çıkanın kulakta mola vermesi gerektiğini sık sık duyarız. Kısmen de doğru laflardır bunlar. Fakat bütün siyaset , siyasi lider paradigmalarımızı alt üst eden liderlerimiz var hamdolsun.

Bir süre önce Devlet Bahçeli'nin bir kelime bir işlem deki başarılı performansına şahit olmuştuk. Dört hamlede 40 sayısına ulaşmıştı agresif bir ses tonuyla. Şimdi de yedi senedir memleketi yöneten Başbakan Nasreddin Hoca'yı kıskandıracak bir açıklama yaptı işsizlik oranıyla alakalı.





Benim gibi karamsar tosbağalara yeni bir bakış açısı kazandırdı Tayyip Erdoğan. Artık hayata bardağın dolu tarafından bakıyorum.


Mesela eskiden Kenan Evren gibi darbe yapıp 1 milyon kişiyi işkenceden geçiren adamlara kızardım şimdi en azından ortalama 20 yılın 15 inde darbe marbe yapmıyorlar ve yapsalar dahi nüfusun % 80 ini işkenceden geçirmiyorlar diye seviyorum kerataları.

Ayrıca Unakıtan'ın evladı mısırdan voleyi vurdu diye hayıflanırdım şimdi en azından arpaya buğdaya ilişmediler diye sempati besliyorum Unakıtangiller'e. Artık Guiza'ya, İbrahim Üzülmez'e, Bekir Çoşkun'a, Ertuğrul Özkök'e bambaşka bir gözle bakıyorum. Bana bu vizyonu kazandıran büyük başkan Erdoğan'a teşekkür ediyorum. İşte Başbakan dediğin böyle olur.

|
0

Rolleri Değişin Bakayım. Şimdi Senin Hümanist Olma Sıran Tamam mı Çocuğum?

Posted by Trevanian on 06:56 in


Söz önemlidir. Söz ola kese savaşı söz ola kestire başı derler, o derece önemlidir. Fakat sadece ağızdan çıkan veya kağıda dökülen kelimelerin toplamından ibaret değildir "söz". Türk Dil Kurumu bana az da olsa arka çıkıyor bu mevzuda. Şöyle ki, "Söz" kelimesinin anlamlarından birinde "Bir düşünceyi eksiksiz olarak anlatan kelime dizisi, lakırtı, kelam, laf, kavil " yazıyor. Demem o ki söz sadece kelimelerden ibaret değildir, kimin söylediği, ne zaman söylediği, nerede söylediği, ne şartlarda söylediği de en az kelimeler kadar önemlidir. Haliyle bir söze bakarken TDK nın tabiriyle hangi düşünceyi eksiksiz olarak anlatan kelime dizisi, lakırdı, kelam olduğunu da düşünmek lazım. Tabi kastettiğim önüne geleni şucu bucu diye fişlemek değil. Birilerine karşı peşin hükümlü olmak da değil. Sadece ve sadece ortaya konan sözleri kendimizce biraz daha detraflıca tahlil edip onu söyleten motivasyonları ve arka planı göz önünde bulundurduktan sonra kanaat sahibi olmak gerektiğinden bahsediyorum.

Bu kadar boş lafı şu yüzden ettim. Yarın Türkiye Cumhuriyeti ve Yavru Vatan Kıbrıs hümanizm ve barış cenneti olacak. Şiddet karşıtları,yılmaz insan hakları savunucuları, ezilenlerin yoldaşları mantar gibi türeyecekler. Sesleri gür ve öfkeli çıkacak. Niye? Çünkü Ahmet Türk'ün mahkeme çıkışında burnunu kırdılar. Yan yana dizdiği kelimelerde haklı gibi görünseler de büyük çoğunluğunun "söz"lerinin değeri yok gözümde. İstisnaları saygıyla kenara bırakıp öfkeli kalabalığın genelini ele alırsak karşılaştığımız manzara şu olacak. "Şiddet" ve "hayır" kelimelerinden ibaret laflar etseler de ekserisinin sözü yani "eksiksiz olarak anlatılan düşünceleri" şudur: "Bizden olana, bize uygulanan şiddete her şartta ve her koşulda hayır. Osman Baydemir galiz küfürler savursa da hayır, Emine Ayna hanımefendi katillere methiyeler düzse de hayır. Amaaaaa ... Belediye otobüsünde Serap'ı diri diri yakmak serbest, hoş olmadı ama çok büyütmemek lazım yani. Bursasporlu futbolcuları öldürmeye teşebbüs serbest çünkü onların taraftarı zamanında PKK dışarı diye bağırdı. Polis'e taş/kurşun/el bombası ve bilimum patlayıcıyla saldırmak serbest çünkü onlar egemenlerin adına çalışıyor. Diyarbakır'da şehrin ortasında bomba patlatıp üniformalıyı, sivili, şoförü, öğrencileri katletmek serbest çünkü o bağımsızlık adına verilen mücadelede yaşanan istenmeyen bir olay. Olmasa daha iyi olur da olduysa da kızmamak lazım yani."

Bugün/yarın bas bas bağıracak olanların çoğu, Osman Baydemir'in terbiyesizliğini hoşgördüler,Serap'ın katillerine gıkları çıkmadı, Bursasporlular'a "onlar da hakettiler!" dediler ya da hiç ses etmediler, bombacılara ağıtlar yaktılar, polis de insan evladı onları çocuklarınıza taşlatmayın demediler, hatta belki bazıları haince kurulmuş pusularda canlarını, kollarını, bacaklarını bırakan İstanbullu, İzmirli, Sinoplu, Konyalı, Erzurumlu gençlerin haberlerini aldıkça zafer mutluluğu duydular.

Uzun lafın kısası sadece kendi ayağına basıldığında zıpladığın sürece seni kimse ciddiye almaz. Bahsettiğim kitlenin derdi, şiddet ortamının kalkması, bombaların patlamaması, burunların kırılmaması, insan haklarının güvence altında olması değildir. Onlar hep nalıncı keseri gibi kendilerine yontrarlar. Şu an atılan o yumruğa en fazla sevinenler azılı Ahmet Türk düşmanları ve bugün ağızlarından salyalar saçarak mazlum edebiyatı yapacak olanlardır. Hatta burnu kırılacağına, kolu bacağı kopsa daha memnun olurlardı. Çünkü kendilerine düşman bellediklerine saldırmak için daha vurucu enstrümanlara sahip olurlardı. Olayları hep işlerine geldiği gibi, "Biz" dedikleri gurubun menfaatine olacak şekilde yorumlarlar bunlar. Dün ak dediklerine bugün ve yarın kara diyecekler. Kendi canları yanarken bağırıp başkalarının canlarını yakarken kendilerini haklı gösterecek gerekçeler üretecekler. O yüzden gözümde zerre kadar değerleri yok ve büyük ihtimalle açıp ne demişler diye söylediklerini okumaya bile tenezzül etmeyeceğim. Kimden geldiğine bakmadan faşizmin her türlüsüne, her şartta sesi gür çıkmayanların, söz söylemeye ve ortalığı ayağa kaldırmaya hakkı yoktur.

Yazının bu kısmına kadar olan yerini okuyup benimle her türlü mutabık olanların bir çoğu da bu yukarda bahsettiklerimin negatifleri gibidirler. Resim aynı resimdir de biri tab edilmemiştir ve o yüzden birbirinin zıddı gibi görünürler. En basitinden vakti zamanında en insanı duyguların insanları kesilenler Ahmet Türk'ün başına gelenlere mazeretler üretmeye başlarlar. O da tahrik etti derler, haketti derler, terörist olduğundan O'na ne yapsalar müstehak derler... ABD koca Irak'ı alt üst etmek için mazeret buluyor bunlar mı bulamayacak....

Ne yani adamın ağzını burnunu kırmışlar tepki göstermeyelim mi ya da sen buna karşı değil misin? diyeceksiniz. Gösterin elbette ama aynı zamanda sözünüzün eri de olun. Sadece ideolojinize hizmet eden şeylere insanlığının tutuyorsa efendi gibi bunu dile getirin ki herkes ne olduğunuzu bilsin. Bizim için şu kitlenin menfaatleri önemlidir, gerisi umrumuzda değildir deyin. Yok insanlıktan, insan haklarından, mazlumluktan, mağdurluktan, hümanizmden bahsedecek ve bu kavramlar adına konuşacaksanız o zaman kendinizden gördüğünüz kesimlerin/kişilerin yaptığı zulme de aynı şiddette, kıvırmadan, mazeret uydurmadan, samimi tepki koymanız lazım ki sizi ciddiye alalım. Mahkeme çıkışında bir insanın öldüresiye dövülmesine tepkiniz adı "Ahmet Türk" olunca siyah, "Mehmet Türk" olunca beyaz oluyorsa kusura bakmayın ama yamukluk sizdedir.

Bunca tantanadan sonra o yumruğu atan faşistlere bir çift sözüm var. Yukarda bahsettiğim iki pis güruhada dahil olmadığımdan dolayı bu sözleri söyleme hakkını kendimde buluyorum. Türkiye'deki en mal ve boşa oksijen yakan yurttaş profilinin vücuda gelmiş halidir bu ikisi. Kimin gazına geldiler bilmiyorum ama tahminim Ahmet Türk hakkında sahip oldukları tek bilgi "vatan haini!" ve kapanan DTP nin eşbaşkanı olduğudur. Belki DTP nin kapatıldığını bile bilmiyorlardır. Çünkü sözün bittiği yerde kavga başlar yani söyleyecek sözü olan adam için kavga en son seçenektir. Söz söylemek için az da olsa bilgi gerekir ki bu vatandaşlarda onun olmadığı çok açık. Şimdi bir olup vatan için adam döven bu iki hödük ve klonları muhtemeldir ki bir zaman Çarşı vs Genç Fenerliler diyerek stad çevresinde, içinde, kahvede birbirine kafa göz, satırla bıçakla dalmıştır. Hatta o ortamda aslolan Beşiktaş, Fener olduğu için DTP li kardeşleriyle birlikte dalmışlardır karşıdaki oropcu çocuklarına. O oropcu çocuğu dedikleri, kafalarına koltuk fırlattıkları adamlarla belki de aynı siyasal partide omuz omuza dava arkadaşlığı yapıyorlardır miting meydanlarında. Kartlar yeniden karılıp dağıtılır ve bu hödük sürüsü her yeni oluşan durumda dün kardeşim dediği adamın kafasını gözünü yarmak için, anasına bacısına sövmek için hırslanır durur. Bu mallığın eseridir. Akıllı adam ömrü hayatında hiç muhattap olmadığı birinin kafasına sandalye fırlatırken, burnuna yumruk atarken, kafasına taş atarken bir an için de olsa "ulan ben napıyorum?" diye düşünür. Ondan sonra en kötü yaptığı saçmalığın bilincine varıp defolup gider. Geri zekalı adam ise oluşan yeni şartlara göre linç edecek yeni adam arar. Biraz ağır oldu ama bence durum budur. Ahmet Türk'ün burnunu kıracak kadar vatansever! hassas, en asil duygunun insanları en az 1000.000 kişi toplanırsınız yakında facebookda. Çünkü kutsallarınız için yapmayacağınız yoktur. Ama bu bir milyon adamın aklına Ahmet Türk'ün burnunu kırmak yerine Kore Gazisi'ne sahip çıkmak gelmez. Adamcağız açlıktan öldü geçen yıl. Bir başka terör gazisi kan dökerek savunduğum ülkemi AİHM e şikayet etmek zorunda kalmaktan utanıyorum demek zorunda kalmazdı. Çünkü vücuduna 19 parça şarapnel saplanan insana uzuv kaybı yok diyerek gazi değilsin dediler ve ne maaş ne de iş veren oldu. Ağız burun kıracağınıza şu insanlara sahip çıksanız fena olmaz mı ?


|
4

Sıkıcı, Uzun ve Özensiz Bir Yazı

Posted by Trevanian on 22:34

Kim ne derse desin adam siyaseti biliyor arkadaş. Bence olayı çözmüş. Danışmanlarının mı marifetidir yoksa kendi becerisi midir orasını bilmiyorum artık. Başbakandan bahsediyorum evet. Ara sıra radyo dinleyen bir insan evladıyım. Fenerbahçelilerin daha iyi tanıyacağı Cem Arslan var Best Fm de. Sabahları Gazoz Ağacı diye program yapar. Gazete okur, yorum yapar, dalga geçer, över, yerer. Eğlenceli de bir üslubu vardır. Sık sık Tayyip ve AKP yi eleştirir, makaraya dolar, hatta zaman zaman aşağılar.Haberdar olmuşsunuzdur geçenlerde Tayyip radyoculardan geniş bir ekibi açılayım diye Dolmabahçe'ye davet etti. Siz de varsınız, 45 milyon kişiye ulaşıyorsunuz, sizi kimse sallamıyor ama aslında önemli insanlarsınız gibi laflar edip, akabinde 2-3 kişinin konuşmasını dinleyip çekip gitmiş. Sonra hükümetten diğer kişilerle radyocular yemiş içmişler Dolmabahçe'de. Karınlar doyduktan kısa bir süre sonra, ben radyo dinliyorum o vakit, buluşmadan ayrılanlar da yayına bağlanıyorlar sıcağı sıcağına. Direk mürit olmuşlar ne kadar çaktırmamaya çalışsalarda. Mutlu olmuş adamlar. Bugüne kadar bizi kimse umursamamıştı, aslında biz çok önemli işler yapıyoruz, başbakan bizim kıymetimizi biliyor diyorlar. Ağızların kulaklara vardığı ses tonlarından belli. Sonraki gün Cem Arslan'ı dinliyorum aslında ben eskiden tanırım başbakanı, tabiki eleştireceğiz, eleştiri yapıcı olmalı tarzı laflar ediyor. Eskisi kadar acımasız değil. O bile yasılmış bir miktar. Yandaş yalaka olmadılar elbette ama pelte kıvamına da geldi çoğu. Malum toplantı da ne radyocuların dertleri dinlendi ne çözüm arandı ne para verildi ne de başka birşey. Ortaya somut hiçbir şey konmadı tahin, pekmez, reçel, yumurta, çay vb dışında. Bir kahvaltıya bir hürmete adam bağladı radyoları. İş bilmek diye buna derim işte ben. Bu taktiğin ekmeğini çok yedi Tayyip Erdoğan ve daha da yer. Kızamıyorsun da adama. Çünkü milletin ekserisinin beklentisi sadece devleti tarafından biraz insan yerine konmak biraz saygı görmek. O da bunu lehine kullanıyor.

İkinci bir hamleyle Çingenelere uzandı Başbakan'ın eli. Kısa süre önce Selendi'de nahoş olaylar yaşanmıştı. Selendi'de olanların ne ilk ne de son olduğunu hepimiz bal gibi biliyoruz. Bu tatsız durum sadece bizim memlekete de özgü değil. Dünyada Çingeneler kadar mağdur ve mazlum bir millet daha yoktur sanırım. Vatansızlar, devletsizler, hep ötekiler, yaşadıkları her yerde potansiyel suçlu muamelesi görüyorlar. Yüksek sesle haklarını savunan hükümetleri, lobileri, ilişkileri de yok. Hep Hitler'in toplama kamplarını duyarız, orada öldürülen Yahudilerin hikayelerini dinleriz, filmler izleriz, kitaplar okuruz. Toplama kamplarında sadece Yahudiler yoktu halbuki. Çingeneler, eşcinlseller, suçlular vb bir çok insan daha kamplara alınmıştı.Bunların arasında Yahudilerden sonra en fazla sayıda olanlar Çingenelerdi. Biliyormuyuz ki en az bir milyon Çingene Naziler tarafından katledildi. Kimse onların hakkını hukukunu savunmadı, tazminatını istemedi, hikayesini anlatmadı, filmini çekmedi, anıtını dikmedi, yasını tutmadı, yasasını çıkartmadı. II. Dünya Savaşı'ndan bahsederken adlarını bile anan yok. Şimdi Film ve Çingene kelimelerini birarada kullanırken Emir Kusturica'yı anmak lazım alakasız da olsa. Kendisi pek sempatiyle baktığım bir insan olmasa da sinemacılığının hakkını verelim. "Çingeneler Zamanı" ve "Ak Kedi Kara Kedi" şahane filmler eyvallah. Fakat demek istediğim II. Dünya Savaşı dönmi Çingenelerin durumunu anlatan herhangi bir film yok(Bildiğim kadarıyla tabi). Yoksa Kusturica'nınkiler dışında da Çingenelere dair çekilmiş iyi filmler var. Yurda dönersek ırkçılığın en hafif yaşandığı çoğrafyalardan birinde yaşıyoruz her ne kadar sık sık ırkçı tavırlardan şikayetçi olsak da. Şuradan başlayalım ki dikkat ettiyseniz "Roman" demiyorum ısrarla "Çingene" diyorum. Çingene demek hakaretmiş gibi kabul ediliyor son zamanlarda. O yüzden açılımın adını "Roman Açılımı" koydular ya. Aynı durumu zenci kelimesi içinde geçerli. Neymiş zenci, İngilizce'deki negro/nigger kelimesinin karşılığıymış da ırkçıymış o yüzden. Ne alakası var, ne denkliği var kardeşim? Bi gidin allahasen, gereksiz duyarlılığınıza tüküreyim. Sen Çingene kelimesini hep hırsızlıkla, suçla, korkuyla aynı cümlede kullanırsan sevimsiz olur tabi. Karadutum, çatalkaram, Çingene'm dediğinde nasıl güzel geliyor bak kulağa. Arıza kelimede değil algılarımızda ve pis algılarımızdan arınmaktansa "Çingene"yi bir kenara atıp "Roman'la yeni bir sayfa açalım istiyoruz . Sen birini aşağılamak için Çingene/Kürt/Türk/Ermeni/Zenci/Beyaz dersen arıza sendedir sözcüklerde değil. Neyse biz açılıma gelelim. Başbakan bir de kendi tabirleriyle Romanlara açılayım istedi. Gene büyük tantana koptu. Ama taktir ettim orada bugüne kadar yapılanlardan ötürü özür diledi. Bu devletin kutsal/kusursuz/tavizsiz/dediği ettiği tartışılmaz olduğunu kabul eden sağcı anlayışın bir miktar kırıldığına delaletir. Devletinde yamuk yapabileceğinin ve bunu kabul etmenin ayıp olmadığının yürütmenin başındaki kişi tarafından dillendirilmesi hoşuma gitti ne yalan söyleyeyim. Bu özür dışında bu açılımdan da kaydadeğer bir sonuç çıkmadı. Türkiye'nin dörtbir yanından Çingeneler'in temsilcileri geldi ve başbakan onlara hitap etti ama doğru düzgün vaadde bile bulunmadı. Fakat o insanlar da oldukça etkilenmişlerdi ve mutluydular. Birisi çıkıp selam sabah etse mutlu oluyoruz, yetiyor. Halbuki bu Tayyip Erdoğan'ın belediyelerinin Kentsel Dönüşüm hamlelerinden en çok çeken Sulukule. Yeri yurdu kültürü yerle bir ediliyor Çingenelerin bizzat AK Partililer tarafından. Öte yandan Başbakan onlara masal anlatıyor. Olan her zaman aynı: Ambalaj. Güzel bir kahvaltı, domates, peynir, iki manşet, üç köşe yazısı, bir iki masrafsız jest işlem tamam. Kim gelirse gelsin sistem arkada işlemeye devam ediyor. Ne zaman birileri sistem için tehdit oluşturmaya başlarsa benzer hamlelerle onların gazları alınıyor, tepkileri söndürülüyor, asıl can sıkan sorunlar halının altına süpürülüyor.Bir nevi yalancı bahar pompalanıyor.

Bu pisliği halı altına süpürme taktiğinin değişik bir uygulamasına daha şahit olduk geçtiğimiz hafta. Acı kelimesinin anlamsız kaldığı bir haber hemen hemen bütün gazetelerde kendine yer buldu. Dersane taksidini ödeyemediler diye annesi hapse giren Fethiyeli gencecik bir çocuk canına kıymıştı. Kardeşlerinin borcu yüzünden almışlardı annesini içeri. Devlet baba taksiti ödeyip zaten o yarı ölmüş anneyi çıkarttı hapisten. Yaptı babalığını yani. Hükümetten hiç kimse, insanları intihara, borç batağına, ekonomik sıkıntılara sürükleyen, eğitimde fırsat eşitliği diye birşey bırakmayan bu düzenle ilgili bir çalışma yapılacak demedi. Kömür dağıtırken Baykal'a nerde senin solculuğun, sosyal demokratlığın diyorlar ya gevrek gevrek gülerek. Ben de AK Parti'ye soruyorum nerde sizin müslümanlığınız? Yavşakların bir yarısı sadece imam-hatip mezunlarını nasıl üniversiteye sokarız diye kafa patlatıyor diğer yarısı sadece buna nasıl engel oluruz diye kafa patlatıyor. Eğitime harcanan tüm mesai bundan ibaret. Dersanede şikayetini çekmiş zaten anneden. İşlem tamam, daha ne uğraşsınlar?

Devletin verdiği eğitimin yetersizliğinden dolayı değil sınavlarla alakasızkığından dolayı gidiyor çocuklar dershaneye. Sınavlarda, okulda gösterdiklerinden soru çıkmıyor, dersanedekilerden çıkıyor. Sen istediğin kadar okulda öğren öğret faydası yok. O yüzden borç harç dersaneye gitmek zorundasın. Yoksa kapasitenin çok çok altında puanlar alıyorsun. Dersane dediklerinin de kan emici olmuş çoğu. Hem öğrencilerin hem öğretmenlerin kanını emiyorlar, Kemal Sunal filmlerindeki "faşo aga" gibiler. Öğrencilerden 4-5 bin lira alıyorlar yıllık, KPSS de istedikleri sonucu alamamış öğretmenleri 500-600 lira aylıkla çalıştırıyorlar, kaç tanesini biliyorum, tanıyorum. İzmir'de İstanbul'da Ankara'da dört sene fizik/matematik öğretmenliği okumuş insanlar bunlar. Geçen KPSS Türkiye birincisi bir Fizik öğretmeniydi misal. ODTÜ mezunuydu sanırım. Fizik öğretmenliğine o dönem "0"(yazıyla: sıfır) atama yapıldığı için açıkta kaldı. Belki o da bir dersanede komik bira rakama çalışıyordur şimdi. Devlet bu pis çarka dokunmuyor. Sadece oğlu öldükten sonra borcunu ödeyip kadını hapisten kurtarıyor ve defter kapanıyor. Zaten bu pastanın rantın büyük sahibi nurcular değil mi? AK Parti'nin oy deposu. Yumurtlayan tavuk kesilir mi? O tekere hiç çomak sokulur mu? Zaten sokulsun diye oluşmuş bir kamuoyu da yok. Kimse o dersanenin adını vermiyor mesela. Yasal hakkım deyip elinde avucunda olmadığını bile bile fukara kadını kodese yollarken iyi. Dersaneyi ifşa etmeye gelince etik metik deyip adını saklıyorlar. Böyle etik mi olur anasını satayım. O anneyi cezaevine yollarken nerdeydi o etik? Tecavüze uğrayan oyuncunun bile habercilik ilkeleri gereği denerek adı verilirken dersanenin adını ağzına alan yok.

Yavaş yavaş bunlara da alışıp kanıksayacağız. Mesela yirmi yaşında gençlerin mayınlarla, pusularla öldürülmesi pek ilginç gelmiyor artık bize. Her zaman olan şey deyip geçiyoruz. Yolsuzluktan sorgulanan, yargılanan, hüküm giyen siyasetçi bürokratlara arka bile çıkıyoruz. Herkes yapıyor zaten, adam en azından iş yapıyor diyoruz uzunca bir süredir. O yüzden yakında bunlar da çoğalır bunlara da alışırız. Şimdi biraz taze ve yeni o yüzden ilgimizi celbediyor. Bu yazı burada bitmiştir canlar. İşi gücü bırakıp buraya kadar okuyanınız varsa bizzat tebrik edeceğim. Ben ölsem okumazdım inan bak...


|
2

Nihayet

Posted by Trevanian on 02:51 in
Hayatta bazen iyi gelişmelerde oluyor. Geçen hafta çok fazla ses getirmese de böyle bir gelişmeye şahit olduk. Gazze Şeridi'nde 2003 yılında iğrenç bir cinayet daha işlenmişti. Bu seferki mağdur bir Arap değildi. Filistinlilerin evlerini yıkılmasını protesto ederken İsrail buldozerinin altında can veren Amerikalı, gayrimüslim bir insan hakları eylemcisi Rachel Corrie idi.

Koyun sürüsü gibi hayat süren, televizyon kanallarında Filistin'de, Irak'ta, Afganistan'daki zulümleri görünce vah vah! deyip kanal değiştiren, depremlerde herşeyini kaybetmiş insanlar için 5 ytl lik sms yollayıp vicdanını rahatlatan canlılar olarak insan olmanın o kadar ucuz olmadığını ancak Rachel Corrie gibi insanlara bakarak anlayabiliriz. Biz burada her türlü pisliğin cereyan ettiği bir coğrafyanın ve ülkenin insanları olarak ona buna iki üç okkalı küfür savurmaktan başka bir halt etmezken, yanı başımızda, okulumuzda, şehrimizde yaşanan işkencelere kılımızı kıpırdatmazken O güzel insan dünyanın öbür ucunda, Gazze'de yaşanan haksızlığa tepkisiz kalmadı. Dünyanın en zengin ülkesinde parlak kariyer ve refah içinde bir gelecek hesapları yapmak varkenbinlerce kilometre ötede masum insanların evlerini başlarına yıkan dünyanın en gözü dönmüş katillerinin emrindeki buldozerlerin önüne ölmek pahasına dağ gibi dikildi. One Minute çıkışının ne kadar sığ, Ahmet Altan vicdanının ne kadar kokuşmuş, müslümanlığı kimselere bırakmayıp diyalog peşinde koşanların ne kadar müslüman, Türkiye'de devlete karşı insan hakları allamesi kesilenlerin ne kadar insan olduğunu anlamak için bir mihenk taşı oldu bizim için.

2003 yılında can verdi bu kahraman kız. Öldürüldüğünde 23 yaşındaydı , hep 23 yaşında kalacak ve hep o haliyle hatırlanacak. Yedi yıl önce işlenen bu cinayetin davası ailesinin yedi yıllık büyük uğraşları sonunda Hayfa'da görülmeye başlandı. İsrail'in kaza deyip geşitirmeye çalıştığı cinayetten dolayı ailesi İsrail Savunma Bakanlığı'ndan 324bin dolar tazminat istiyor. Vicdan sahibi tüm "insan"ların gönlü Rachel'in ailesiyle. Davos'taki haklı tepkiyi haftalarca gündemde tutan ve savunan müslüman medyanın Corrie davasında sesinin çok cılız çıkması da manidar değil mi?

|
0

Hakem de insan

Posted by Trevanian on 20:34


Yaşı biraz geçkin olsa da abiyi süper ligde görmek istiyoruz. Hiç olmadı 4. hakem olsun. Zaten hakemler futbolcular tarftarlar ligin içine yeterince etti. En azından biraz neşe getirir süper lige. Ayrıca 1:23 de kalktığı depara Selçuk Şahin en fit halinde bile kalkmamıştır. Kondüsyon iyi yani.

|

Copyright © 2009 BoŞ MuHaBBeT ; Hiçbir hakkı saklı gizli değildir, ortalık malıdır